Gurbet ElçileriTüm evren ve bütün var oluş, tek tek hepimiz birer Mucizeyiz!

Levent Zihnioğlu Levent Zihnioğlu21/07/2020975

Abanalıyım. Annem eski esnaflardan gemici Kırıkoğlu Muzaffer Eren ile hanımı, İstiklal Gazisi Veli Kenan Şener’in kızı olan Azime Şener’in tek çocuğudur. Dedemin ataları 1800’lü yıllarda Kırım’dan Abana’ya göç etmişler.

Dedem babasıyla bir süre gemilerde çalışmış, daha sonra kahvecilik ve esnaflık yapmaya karar vermiş. Annesi, Emine babaannem de Abana’da ilk ticaret yapan kadındır. Bahçesinde yetiştirdiği meyve, sebzeleri İnebolu’da, oradan aldığı takı ve şekerlemeleri de Abana’da satarmış.

Babamlar 1966 yılında Abana’ya yerleşmişler. 1968 yılında  önce dedem Almanya’ya çalışmak için gitmiş, iki yıl sonra da ailesini oraya aldırmış. Annem de 1981 yılında babamla evlenerek Almanya’ya yerleşmiş. Ben de orada dünyaya gözlerimi açmışım.

Almanya’dan döndükten sonra babam bir süre müteahhitlik yaptı. Daha sonra annemle, dedemin marketini devralıp işi büyüterek esnaflığa devam etti. Emekli olduktan sonra marketi devredip, bir süre kardeşimle birlikte plajda bir kafe & bar işlettiler. Ama artık iş hayatını bıraktılar, emekliliklerinin tadını çıkarıyorlar.

Abana’ya 1991 yılında  kesin dönüş yaptık. 2.sınıftan itibaren ilkokulu Abana’da okudum. Daha sonra Anadolu Lisesi sınavını kazanarak ortaokul ve liseyi yatılı olarak Mustafa Kaya Anadolu Lisesi’nde okudum. 2002 yılında oradan mezun olup üniversite için başka şehre geçtim, Mevlana’mızın şehri Konya’ya…

Almanya’da başlayan çocukluk, Abana’da devam eden ilk öğretim, Kastamonu’da sonuçlanan orta ve lise öğrenimi. Ardından da öğretmenlik ile sonuçlanan Konya’da Üniversite öğrenimi. Adına kader denilen bir plan proje gerçekten varsa ve kişiler kendileri buna karar vermiyorsa, Almanya, Abana, Kastamonu, Konya ve İstanbul beşgeni şahsen bana enteresan gelen bir yolculuk. Ve tabi ki gittikçe artan da bir merak konusu. 

 

Aslında bu durum bende kültürel bir mozaik oluşturdu. Alman kültürü çok farklı ama çocuk olduğum için ailemden çok daha kolay adapte olmuştum. Orada en yakın arkadaşım da bir Alman’dı. Abana’ya gelince ilkokulda Atatürk’ü tanıdım, ona aşıktım resmen, çok seviyordum. Her sabah onun portresini görmek beni mutlu ediyordu.

Kastamonu’da yurt hayatı, arkadaşlar…   Baskıcı, egemen bir kitle vardı orda, onlara inat biz, Nazım Hikmetler, Aziz  Nesinler, Atilla İlhanlar, Can Yüceller okuduk; karikatür dergileri, evrensel, Emep, halk evi.. lise son özellikle öyle geçti… Üniversitede arkadaşlarımın neredeyse hepsi Konyalıydı ve onlar çok sakin, düzenli hayatları olan, erken evlenmiş ve çokça türkü dinleyen insanlardı. İstanbul’sa tam anlamıyla baş döndüren bir şehirdi ilk başlarda. Kadıköy, Beşiktaş, Beyoğlu, Beykoz arasında geçti ilk yıllar. Sonrasında Gaziosmanpaşa’da yoğunluklu  Romanlarla, Okmeydanı’nda Alevilerle, Riva’ da Karadenizlilerle çalıştım ve tabi ki bu grupların içinde Türkiye’nin her kesiminden ve şehrinden, hatta Türkiye dışından gelen göçmenlerden de öğrencilerim, velilerim oldu…

Çok insan tanıdım, bunun bana acayip bir anlayış, empati, hoşgörü kazandırdığına inanıyorum.. Sağcısı, solcusu, muhafazakarı, zengini, fakiri, orta hallisi, Müslümanı, gayrimüslimi, Alevi’si, Kürdü, Çerkez’i hepsiyle birebir iletişim kurdum.

O yüzden şanslıyım sanırım. En çok üzüldüğüm şey çoğu kişinin bazı şeylerin fanatiği olup, sempati duyduğu ya da doğduğu ait olduğu zümrenin dışına çıkmaması. Böyle olunca, dünyanın en iyi şeyini savunsa da sadece kavga edip onu karşıya geçiremiyor, çözüm odaklı olamıyoruz. Objektif olabilmek için çok gezmek de yetmiyor, insan tanımaya hevesli olmak gerek bence, araştırmak insana dair her şeyi ve insanla çokça vakit geçirmek VS vs. Direkt reddetmek yerine bir anlamaya çalışmak. Bunu yaparken sağlam değerlerin ve sınırların varsa kimse seni olumsuz etkileyemiyor ki zaten korkmamıza hiç gerek yok. Hatta o sınırlarımızın gelişim için esnek olmasına da pay bırakmamızda yarar var bence.

Abana’da çocukluk, Kastamonu’da gençlik. Bakalım neler kalmış akılda o döneme ait.

Abana’yı hep özlüyorum, en çokta sahili. Çocukluğum, gençliğim hep Abana sahilinde geçti. Yaz – kış demez sahilde yürürdüm. Kendimi dinleyip, dertlerimi denize dökerek yürürdüm. Sonra geceleri dalga sesleriyle uyumak. Bazı geceler, rüyalarımda dalgaların Abana‘ya kadar geldiğini görüp korkardım ama denize yakın olmak her zaman benim için huzur vericiydi. hatırlıyorum da, çocukken anneannemle bahçe yapmak, onunla bostanlara gitmek çok keyifliydi.  Büyüdükçe bize çok uzun gelen yollar kısaldı.  Bisikletlere atlayıp Hacıveli’ye giderdik, çok severdim Oksal Abi’nin yerinde oturmayı. Sonra Mesire yerine çıkmayı. Orda ayrı güzeldir Güneş’i batırmak, çarşıdaki sahilde Hayal Kafe’den de… Güneş’in batışı Abana’ da ayrı güzel, doğuşu apayrı… İkisi de denizde gerçekleşiyor. Bir de hastane yolu var dağda, oradan ormanın içinden hastaneye çıkıp Abana’yı seyrederim. Şimdi Kent Ormanı var, insanlar oraya çıkıp izliyorlar Abana‘yı.

Mahallemizde tiyatro gösterisi için ekip kurardım her yaz. Hatta sakız çekilişi yapıp para da kazanırdık.  Kültür, Sanat ve Deniz şenliklerinde gönüllü görevler alırdık. Spor müsabakalarına katılan arkadaşlarımıza destek olurduk, Abana güzellerini izlerdik. Ben de çocukken her sene Playback gösterisi yapardım. Şenliklerde düzenlenen bir şiir yarışmasında Abana şiirim ikinci olmuştu. Aynı sene Kastamonu’da da üçüncü olmuş bir şiirim var Türk Kadını ile ilgili yazdığım.

Ben çay bahçesi dönemine yetişemedim ama barlar döneminde de çok sıcak bir ortam vardı, çok eğlenirdik. Her gün aynı şarkılar olsa da bıkmadan giderdik.

Kastamonu’nun merkezini açıkçası ilk başlarda çok sevemedim, tabi ailemden ayrıydım, onun etkisi de olabilir. Abana’yı çok özlüyordum. Bir de Kastamonu biz oradayken şimdiki kadar güzel değildi. (1995-2002) Kaleye mesela korkarak çıkardık, çoğu tarihi yer bakımsızdı. Şimdi konakları, kalesi, saat kulesi, türbeleri, at çiftlikleri, yeni üniversitesi, havaalanı vs.  Bence tatlı bir şehir oldu. Kastamonu’da okuduğum dönemde ben en çok hanları severdim,  oralara gidip  kitap okumak, bir kahve içmek bana huzur verirdi. Zaten tarihi mekanları oldum olası çok sevmişimdir. Hatta şu an yaşadığım ev de tarihi bir bina.

İstanbul’da yaşamak nasıl bir duygu? Bir gün Kastamonu’ya dönmek ister misin?

Ben öğretmen olarak ilk tayinimi İstanbul’a istedim. Arkadaşlarımın çoğu buraya yerleşmişti. İlk başta acaba alışabilir miyim korkusu vardı ama bu şehre aşığım. İyi ki geldim, İstanbul’un çok başka enerjisi var. Bazen hiçbir şey yapmadan sadece gözlerimi kapayıp İstanbul’u dinleyesim geliyor Orhan Veli’nin dediği gibi… Gerçi Dünya’nın her yeri ayrı güzel, Dünyalı olmak güzel. Memlekete dönmeyi düşünmüyorum çok seviyorum ama artık müzik de olduğu için hayatımda, biraz zor maalesef.

Dışardan gördüğünüz kadarı ile sizce Kastamonu ne yönde gelişmeli? Neler eksik? Veya şunlar şunlar olsaydı koşarak gider yerleşirdim. Diyeceğiniz şeyler var m?

Benim yaşadığım dönemde gözlemlediğim kadarıyla, Kastamonu’da (merkezde) insanlar kişisel gelişimlerine değil de, sahip oldukça daha çok itibar göreceği inancı ve gerçeği ile maddiyata daha çok yatırım yapıyor gibiydiler. Bu iş kurup onu geliştirme vesaire gibi bir şey değil Mesela son çıkan telefonu almalıyım, arabam şu marka olmalı, şurada oturmalıyım, şuradan giyinmeliyim.  Biraz gösterişe düşkünlük mü, onun adı ne tam olarak bilemiyorum.

Çok tutucu olan bir kesim de vardı siyasi olarak. Ben hiçbir ideolojinin insandan daha değerli olduğunu düşünmüyorum. Kimsenin kimseden, sahip olduğu bir madde için üstün olabileceğine de inanmıyorum çünkü bu dipsiz bir kuyu.

Bir de kadın olarak da özgürce hareket edemiyordum: giydiğin şeylere, davranışlarına her şeye dikkat etmen gerekiyordu. Şu an nasıl bilemiyorum, ama Kastamonu aklımda bir kadın olarak baskıcı ve maddi gücüne göre oluşmuş birtakım zümrelerin varlıklarıyla  kalmış maalesef. Kastamonu’da daha fazla sosyal ve sanatsal etkinlikler olmalı. Tiyatrolar, konserler, sergiler, sanatçılarla söyleşiler düzenlenmeli. Spor faaliyetlerinde aktif bir şehirdi özellikle hentbol, kickbox, tekvando gibi alanlarda Türkiye derecelerini vardı sanki ben lisedeyken…

Abana Kastamonu’dan daha farklıydı ama orada yaşamam için de oranın şehir olması gerekiyor. Sinop gibi mesela orada yaşayabilirim  belki sanırım Karadeniz Bölgesi’nde bilemiyorum.

Gelelim mesleğe. Öğretmenlik ve müzik.

Sınıf öğretmeni olmak çok başka bir şey, aile olmak gibi senin sorumluluğundaki kırk minik melekle ve onların ailesiyle. Hem inanılmaz zor, büyük özveri ve sorumluluk isteyen, hatta yıpratıcı bir meslek; hem de inanılmaz güzel , yüzünüzü daima huzurla gülümseten bir alan. Çocukların koşulsuz sevgisi o kadar tatlı ki… Onlarla bağ kurmak hayata da anlam katıyor.

Müzisyen olmaksa benim için başka bir bağ kurma aracı insanlarla ve çok heyecan verici. Güzel bir beste yapıp, yeni bir şarkı yarattığımda ve onu insanlara, sevdiklerime ulaştırıp, güzel geri dönüşler aldığımda inanılmaz bir tamlık duygusu yaşıyorum. Bunu okulda öğrencilerle güzel etkinlikler, müsamere çalışmaları yaptığımızda da hissediyorum, dans ederken veya resim yaparken de ya da heykel… Sanırım sanatın her dalı bana fevkalade iyi geliyor. Tabi ben müzik ağırlıklı bir alan yarattım hayatımda bununla ilgili.

Çünkü insanların kalbine dokunmak istiyorum, içlerinde, derinliklerinde bir şeyler uyansın istiyorum; keyifli hissetsinler en üzgün oldukları anlarda. Bazen de her şey yolundaymış zannettiklerinde öyle sert gerçeklerle yüzleşsinler ki, düşünüp bunları değiştirmek için hep birlikte bir şeyler yapabilelim. Eskiden insanların sadece bireysel varlıklar olarak kendilerini geliştirmek için bir şeyler yapması gerektiğine inanırdım. Ancak bu şekilde Dünya daha tatlı yaşanabilir hale gelebilirdi. Başkasını zaten değiştiremezdin. Ama şimdi bunun ancak birlikte başarmakla mümkün olacağına inanıyorum. Özgürlük biraz da toplumsal çünkü ve hiç kimseyi değiştirme gücümüz olmasa da, izin verenlere belki ilham olabiliriz. Kalplerine dokunarak. İnsanlığı aşağılara çeken nefret, kin, ötekileştirme gibi olumsuz duyguların yerine saygı, hoşgörü, gerçek Yaradan’dan gelen sevgiyi yüreklerimizde hisseder. Sanatın bence böyle bir gücü var . Tabi sadece doğanın da, bir bebeğin, bir kedinin de. Aslında tüm evren ve bütün var oluş, tek tek hepimiz birer mucizeyiz…

Kastamonulu gençlere ne tavsiye ediyorsunuz?

Ben gençlere çok inanıyorum, taze enerjiler, Z kuşağımız harika bence 🙂 Yine de önerilerde  bulunmam gerekirse Kastamonulu gençlere, bol bol seyahat etmelerini, farklı diller öğrenmelerini,  sergiler gezmelerini, şiirler okumalarını, tiyatroya gitmelerini, sanatla ya da sporla uğraşmalarını; en çok bilime, ilime değer vermelerini; her şeyi sorgulayabilme cesareti göstermelerini tavsiye ederdim.

Bir yerde, işte, olayda bir adaletsizlik, yanlışlık varsa , kendisine karşı değilse bile karşı durabilmeyi, çünkü kendisine de yapılacaktır, kim ne derse desin  kahkaha atmaya devam etmelerini, nasıl, kim ve ne olmak istiyorlarsa onu olmalarını, ama insanların tecrübelerini de dikkate alarak, ya da hatalarından dersler çıkararak aklıyla ve vicdanlarıyla kararlar almalarını tavsiye ederim.

Hayvanlara ve doğaya en çok da kendilerine karşı şefkatli olup kötü alışkanlıklardan, ne kadar havalıymış gibi gözükse de o yaşlarda uzak durmalarını tavsiye ederim. Tüm etiketlerden önce insan olduğumuzun farkındalığıyla hiçbir örgüt ya da derneğin sempatizanı olmadan, hayatın tadını çıkarın derim. Sevin sevilin 🙂

Yorumunuz

Related Posts

SAFALAN.COMKastamonu Kültür ve Sanatına dair.

(c) 7S Danışmanlık ve Bilgi Teknolojileri, Tüm Hakları Saklıdır.

1. Basılı yayınlarda yazının tamamı ve/veya bir kısmı www.safalan.com kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.
2. Akademik çalışmalarda hiçbir sınırlama yoktur.
3. Elektronik ortamda yayınlanma durumunda kaynak göstermek kaydıyla içeriklerin %40'ı alınıp yazının devamı için Safalan.com’a link verilmesi durumunda alıntı yapılabilir.