DosyaZümrüt köyünün eski değirmen yolu

Levent Zihnioğlu Levent Zihnioğlu27/06/2020117

Pınarbaşı ile Şenpazar arasında bulunan ve Küre Dağları’nın bir parçası olan tepenin hemen hemen en yükseğinde, botanik cehaletimden dolayı isimlerini bilemediğim rengarenk dağ çiçeklerinin bir halı gibi serildiği, etrafı yüksek çam ağaçları ile kaplı bir düzlükte aracımızdan inip etrafı seyretmeye koyulduk. Hani halk arasında “dumur olmak” şeklinde bir deyim vardır. Tam anlamıyla dumur olmuştuk. “Şaire şiir yazdıracak, ressama resim yaptıracak ilham burada mevcut” dersek abartmış olmayız.

Aslında biz ormanın içinde kaybolmuş ve bizi Şenpazar’a götürecek en kestirme yolu aramaktaydık. Tepenin neredeyse en üst noktalarına ulaştığımızda “Zümrüt” yazan bir işaret levhasına rastladık. Belli ki yakınlarda bir yerde, adı Zümrüt olan bir köy vardı. Biz Şenpazar yolcusu olduğumuz için yola devam ettik. Karşımıza çıkan ve hiçbir işaret levhası olmayan birkaç yol ayrımında, hislerimize güvenerek yolumuzu bulmaya çalışıyorduk. Bir müddet sonra, orman içinde çiçeklerle kaplı uzun bir düzlüğün orta yerinde bulduk kendimizi.

Çevrede muhteşem bir tabiat, otlamaya bırakılmış birkaç adet manda ve bizden başka kimse yoktu. Köy hayatı hakkında fazla bir fikre sahip olmayanlar için, ilk bakışta hepsi inektir. Uzaktan bakınca hepsine inek der geçeriz. Ancak, hayvanın büyük cüssesi karşısında, biz ona manda diyelim şeklinde bir karar verdik. Uzaktan hayvanları izlerken, söz konusu  manda olunca ister istemez insanın aklına türkü geliyordu. Yolda görsek manda ile öküz arasındaki farkı anlamayacak kadar  bilgisiz olan biz şehir insanları arasında, türküyü bilmeyen yoktur sanırım.

Beklememiz uzadıkça içimizde tedirginlik oluşmaya başlamıştı. Acaba Zümrüt Köyü’ne dönsek daha mı iyi olurdu diye düşünmeye ve söylenmeye başladığımız bir anda, hayvanların yanına birinin yaklaştığını gördük. Hemen aracımıza binip köylüye doğru hareket ettik.

Köylünün yanına geldiğimizde, selamlaşma ve hatır sorma faslının hemen ardından, heyecanla kim olduğumuzu ve Şenpazar’a giderken kaybolduğumuzu anlattık. Adının sonradan Mehmet olduğunu öğrendiğimiz kişi, orta yaşın üzerinde zayıf ve orta boyluydu. Elinde baltası, başında kasketi ile tam bir orman köylüsü görüntüsü veriyordu.

Köylerde yaşayan insanların yüzlerine ya da bedenlerine bakarak yaşlarını tahmin etmek oldukça zordu. Yüzlerindeki kırışıklığa bakılırsa tahminimizden çok yaşlı ancak vücudunun dinçliğine bakılırsa, daha genç bir yaş tahmini yapmak gerekiyordu. Hani, yöre halkının kendine özgü şivesi olmasa, güler yüz ve nazik davranışları gördükten sonra hangimiz şehirli hangimiz köylü karar vermemiz gerçekten zordu. Boşuna dememişti atamız; “Köylü milletin efendisidir” diye. Ağalık düzenine karşı olmakla birlikte, yörede aile reisleri için ağa, daha gençler için ise bey sözcüğü kullanıldığı için Mehmet Ağa diye hitap etmeye karar verdim.

Mehmet Ağa derdimizi dinledikten sonra, halimizden anlar nitelikte ve en uzman rehbere taş çıkartırcasına bize yol gösterdi. “Aslında kestirme bir yol var. Ve gerçek Şenpazar yolu odur.” dedi ve ekledi. “Madem gezmeye geldiniz, ben size eski değirmen yolunu tarif edeceğim. Orası çok güzeldir. Yolu da çok daha rahattır.” Dağın tepesinde, orman içinde arasak bulamayacağımız bu tavsiyeler karşısında ne diyebilirdik ki?

Geri dönüp biraz ters istikamette gidecek, birinci yol ayrımından sola dönecek, dört yolun birleştiği bir yerde tekrar sola dönecektik. Mehmet Ağa’nın yol tarifi çok açıktı ama bizim için anlaması gerçekten zordu. Bir gün içinde gördüğümüz doğa harikaları etkisi mi, yoksa oksijen fazlası mı bilinmez; beynimiz bir türlü bu tarifi kabul etmiyordu. Aslında, köşede bir bakkal, mağaza ya da postane olsa ve oradan sola veya sağa dönecek olsak iş kolaydı. Çünkü kentlerde adresler böyle tarif edilirdi. Hatta tariflerde fazla önemsenmez ve nasıl olsa başka birine sorarız düşüncesiyle hareket edilirdi. Ama orada başka biri yoktu ve yol tarifini çok iyi anlamak zorundaydık.

Bizim bu yarı anlamaz yüz ifadelerimizi fark etmiş olacak, “Arabada yer varsa ben sizi yolun başına kadar götürebilirim” dedi. Hemen arka koltukta kendisine yer açtık ve hareket ettik. Dört yol ağzına geldiğimizde, “Buradan hiçbir yola sapmadan düz devam edin, eski değirmeni geçtiğinizde sağa dönün” dedi ve araçtan inmek istedi. Kesinlikle indirmeyeceğimizi ve kendisini aldığımız noktaya bırakacağımızı, artık yolu öğrendiğimizi söyledik ve geri döndük. Köylüye teşekkür edip hoşça kal demek ve birkaç fotoğraf çekmek düşüncesiyle araçtan indik. Tekrar aldığımız noktaya geri getirmemiz onu çok mahcup etmişti ve o mahcup yüz ifadesiyle birlikte birkaç kez “Niye zahmet ettiniz hiç gerek yoktu, ben yürürdüm” dedi.

Mahcup olması gereken bizdik, bizim için bir şeyler yapmasına neden olmuş, yolundan ve işinden alıkoymuştuk. Oysa, onun için bir Tanrı misafirine yol göstermekten daha önemli hangi iş olabilirdi? Hani kentlerde adres sormaya cesaret edemediğimiz suratsız beyzadeleri düşününce,

köylünün bir kez daha milletin efendisi olduğunu kabul etmemek elde değildi. Yüksek öğrenim görmüş bizler, medeniyetin göbeğinde, İstanbul’da yaşayan biz şehir beyleri, bu diyalog karşınında teşekkür etmek dışında ne yapacağımızı, ne söyleyeceğimizi bilemedik ve yola koyulduk.

Gelecek yıl buraya tekrar gelmeye, çektiğimiz fotoğrafları kendisine ulaştırmaya kendi kendimize söz verdik ve eski değirmene doğru ilerlemeye başladık. Kim bilir belki de dört çeker bir araç ile buralara gelmek mümkün olabilecekti.

Küre Dağları’nın insanı büyüleyen renk cümbüşü içinde ilerlerken, yolu tarif eden Mehmet Ağa’nın  bize ne büyük bir iyilik ettiğini bir kez daha fark ettik. Fotoğraf makinesini herhangi bir tarafa çevirip deklanşöre bastığınızda, bayram ya da yılbaşı kartpostallarına benzer bir görüntüyü yakalama şansımız oldukça yüksekti. Nasıl tasvir edilebilir bilemiyorum. Sadece tekerlek izinin olduğu kısımlar toprak, kalan her bölgesinin çim olduğu ve çam ağaçları içinde kıvrılarak devam eden bir köy yolu düşünün. Sağ tarafınızda yolun hemen bitiminden itibaren yükselen çam ağaçları, sol tarafınızda ise eski değirmene kadar yola eşlik eden bir dere ve yolun her iki tarafında yaklaşık yarım metre uzunluğunda ve yol boyunca devam eden turuncu çiçek açmış doğal bitkiler. Her çiçeğin üzerinde uçuşan ve kahvaltı sofralarımıza bal üreten işçi arılar. Teşekkürler Mehmet Ağa, meğer bize cennet gibi bir yeri tarif etmişsin. Senin de mekanın cennet olsun.

Turuncu çiçekli yolun sonuna yaklaştığımızı fark ettiğimiz anda, sol tarafta eski değirmen göründü. Kullanılmayan, yıkılmaya başlamış eski değirmen, kim bilir kaç ton buğday öğüttü emekli olmadan önce.  Türkler’de değirmen teknolojisinin, Büyük Hun Devletleri’ne kadar indiğini bir yerlerde okumuştum. Orada değirmen kelimesinin, yer-gök ilişkileri üzerine adlandırıldığından söz ediliyor ve “Acaba atalarımız değirmeni adlandırırken, dünyanın da kendi ekseni etrafında döndüğünü biliyorlar mıydı?” şeklinde bir soru yöneltiliyordu.

Atalarımızın astronomi bilimi üzerine bilgi düzeyini bilmek zor ama değirmen taşının kendi ekseni etrafında nasıl döndüğünü ve her dönüşte nasıl bir değer ürettiğini bildikleri kuşku götürmez bir gerçek olsa gerek.

Değirmenin yanında durup, araçtan dışarı çıktık. Yıkık ve bitap bir halde duran değirmen, kim bilir neler yaşamıştı. Kimleri konuk etmiş, kimlere aş ve ekmek olmuştu. Sorsak, yaşadıkları hakkında cevap alır mıydık ihtiyar değirmenden? Çevredeki değirmen kadar yaşlı ağacın, değirmen duvarlarının hafızası ve hafıza kayıtları var mıdır bilinmez. Ancak, sadece değirmene bakarak hayal kurmak bile eski yaşamların farkına varmak için yeterli olur sanırım. Hiç değilse bir kez olsun, tarihten bir değirmen sahnesi olan filmi seyretmişliğimiz olsun.

Mehmet Ağa’nın atalarının tarladan kaldırdıkları buğdayı, kışlık un elde etmek için at sırtında çuvallarla değirmene getirdiklerini hayal etmek çok da zor değildi bizler için. Hepsinden öte, mekan gerçekti. İzafi olansa sadece zaman. At ya da eşek sırtında gelirdi buğday. Belki de iki öküzün çektiği tahta bir araba. Siz seçin birini, hangisi olsun isterseniz. Değirmene sırtta taşınırdı besbelli çuvallar. Selam verilmeden girilmezdi nasıl olsa değirmene. Bir de hal hatır sorulurdu elbet. Değirmen milinin ve taşın, buğdaya sürtünmesi ile oluşturduğu ses. Öğütme sonucu elde edilen unun çuvala doluşu. Ve tabii ki saçları un tozu ile bembeyaz olmuş insanlar. Belki de, birkaç saat sonra pişecek olan köy ekmeğinin taze kokusuna hazırlanır çuvaldaki un. Bir de yanında tarhana çorbası. Bizlere bunları hissettiren değirmenin anlatım isteği midir?  Bilinmez.

Ayrılma zamanı geldiğinde değirmenden, Mehmet Ağa’nın tarifine göre yola koyulduk. Bir kez daha yolcu yolunda gerekti. Tarif üzerine değirmenin bitimindeki yol ayrımından sağa dönüp, aracımızın bizi götüreceği yerlere ve Şenpazar’a doğru yolumuza devam ettik.

Levent Zihnioğlu /  “Bir Engin Yolculuk” Kitabından

Fotoğraflar / Levent Zihnioğlu

 

 

Yorumunuz

Related Posts

SAFALAN.COMKastamonu Kültür ve Sanatına dair.

(c) 7S Danışmanlık ve Bilgi Teknolojileri, Tüm Hakları Saklıdır.

1. Basılı yayınlarda yazının tamamı ve/veya bir kısmı www.safalan.com kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.
2. Akademik çalışmalarda hiçbir sınırlama yoktur.
3. Elektronik ortamda yayınlanma durumunda kaynak göstermek kaydıyla içeriklerin %40'ı alınıp yazının devamı için Safalan.com’a link verilmesi durumunda alıntı yapılabilir.