Gurbet ElçileriSüleyman Şenel

Levent Zihnioğlu Levent Zihnioğlu18/05/2020204

Toplumların sanatını, gelenek ve göreneklerini, alışkanlıklarını, törelerini kısacası yaşayış biçimini anlamak için öncelikle bakılması gereken yer folklorlarıdır. Kısaca tanımlamak gerekirse “folklor”; halk bilgisi demektir. O halde halklar hakkında fikir edinmek istediğimizde, folklorun bilgi alanına başvurmak gerekir. Bu alanının ehli ise araştırmacılar ve akademisyenlerdir. İşte tam bu nedenle, bu hafta ülkemizin değerli folklorcularımızdan, müzik folklorcularından biri olan; Kastamonu folkloru için sayısız araştırmalar yapan ve yayınlayan hemşehrimiz İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı Sanatçı Öğretim Görevlisi Süleyman Şenel’i konuk ediyoruz satırlarımıza.

Hayat yolculuğu onun için nerede başlamış ve nasıl gelişmişti?

 Süleyman Şenel– Efendim, bendeniz 1963 yılının 21 Ağustosu’nda Ali ve Zehra Şenel’in dördüncü ve son çocuğu olarak İstanbul’da, Zeytinburnu’nda doğdum. Önümde iki ağabeyim bir de ablam var… Babam esnaftı… Doğal olarak, çok küçük yaşlarda babam ve ağabeylerimin yanında önlük kuşanıp esnaflık yapmaya; mesleğin detaylarını kavramaya başladım… Hem çalıştım, hem okudum… Esnaflık yapmanın, önemli katkıları oldu hayatıma… Genel olarak söylemek gerekirse, “esnaflık yapmak”; ticaretle uğraşmanın dışında, çok kültürlülük noktasındaki insan faktörünü bir laboratuar ortamı içerisinde tanımak, tanımlayabilmek ve onlarla bir arada yaşamak demek… Bunun faydalarını öğrenim hayatımda da, eğitimcilik hayatımda da gördüm… Hele hele, folklorik araştırmalarımda sağladığı faydaları anlatmakla bitiremem…

Kültürel gelişimde çevre faktörünün önemli bir rol oynadığı açık… İstanbul’da büyümek, nasıl bir gelişim sağlamıştı?

Süleyman Şenel: Doğup büyüdüğüm çevre olarak Zeytinburnu’nun, hayatımda çok önemli bir yeri var… Çocukluk yıllarımdaki Zeytinburnu, henüz yeni gelişmeye başlayan; ancak her köşesinde tarih kokan bir yerleşim yeriydi… Daha çok “işçi yatağı” olarak tanınırdı… Balçık çamur içerisinde geçen yıllar boyunca biz büyüdükçe Zeytinburnu da büyüdü, gelişti, güzelleşti, değişti… Ellerimizle toprağa verdiğimiz büyüklerimizin mezarları da orada… Onlardan kalan hatıralar da… Ve tabii babam, ağabeylerim, yeğenlerim başta pek çok yakın akrabam büyük ölçüde Zeytinburnu’nda oturuyorlar…

Babam alış-veriş veya dükkâna işçi bulmak için Sirkeci/Eminönü’ne, özellikle de Tahtakale’ye gideceği zaman “İstanbul’a ineceğim!” derdi… “İstanbul’a inmek!” tabirinin derin bir anlamı ve tarifi zor bir ruhu var. Biz İstanbul’da yaşıyoruz; ama ruhen İstanbul’da değiliz… İstanbullu değiliz… “İstanbul” ve “İstanbulluluk” olgusu farklı bir şey çünkü… Hele o zamanın şartları içinde… İstanbulluluk ruhu İstanbul’u tanıdıkça bedenimize yerleşti… Bu olgu ile kucaklaşmamız yıllarımızı aldı. Kısacası çocukluk ve delikanlılık yıllarım büyük ölçüde bu duygularla geçti. Babam; böylesine bir ortamda esnaflık yaparak bizleri büyüttü… Ona yardımcı olmaya çalışan vefakâr, fedakâr ve çilekeş annemle birlikte… Babaannem ve dedem de bizlerle beraber… Üç kuşak bir arada… Ağabeylerim ve ben, babamızın kurduğu işin eteklerinden ne kadar tutabildiysek, o kadar diri olduk… Yani, bizim hikâyemiz de, ülkemizdeki göç olgusunun hazin hikâyelerinden biri aslında Levent Bey?

Süleyman Şenel İstanbul’da doğmuş büyümüştü. Akademik çalışmaları içinde Kastamonu önemli bir yere sahipti. Kastamonu’ya olan ilginin kaynağı neydi?

Süleyman Şenel: Efendim, çekirdek ailemizi teşkil eden annem, babam ve kardeşlerimiz dışında, yakın ve uzak akrabalarımız yönünden oldukça kalabalık bir ailemiz, sülalemiz var… Gerçi, ben ve benim gibi uzak iklimlerde büyüyenler bir yönüyle şanssız oluyorlar… İstanbul’un hemen her köşesine dağılan ve bir parçası memlekette kalan aile bireylerimizi yeterince tanıyamıyorum maalesef… Ancak, evimizde, dükkânımızda konuşulan konuların anahtar kelimeleri “Kastamonu”, “Taşköprü”, “falanca köy” veya “falanca kişi veya kişiler” idi… Bu anahtar kelimelerle rahmetli annem ayrı telden, babam ayrı telden konuşurdu sanki… Her ikisinin de dünyası farklı… Babamın hatırlayamadığını daha çok annem hatırlatırdı… Bu kalabalık sülalenin “kutbu”, kendine çeken büyükleri ile bir arada yaşadığımız için, daha çok bizim evimizde veya iş yerimizde toplanılırdı. İşte ben daima Kastamonu’nun konuşulduğu bu ortamlarda büyüdüm… Yani İstanbul’da yaşamakla, İstanbul’u 9-10 km olarak algılayan bir çocuk beynine karşılık “Kastamonu” kavramı çok daha yakın bir mesafeyi çağrıştırırdı bana… Annemin genç kızlık yıllarından kalan anıları, unutamadığı olayları daima dilinde… Bir de genç kızlık yıllarının türküleri… Babamın çocukluk yıllarından, askerlik yıllarından, meslek hayatına atılana kadar geçen süre içerisinde de daima Taşköprü ve Kastamonu’ya dair anlattığı olaylar ve zengin konular vardı… Demek ki aslında ben bir yönüyle Kastamonu’nun içinde de büyümüşüm… Kastamonu bana hiç de yabancı bir yer olmamış.

Kastamonulu bir aile ve İstanbul’da geçen yaşantılar. Peki, Şenel ailesi göç kervanına nasıl katılmıştı. Nasıl gelmişlerdi İstanbul’a? Ve ne yapmışlardı metropolde?

 Süleyman Şenel- Babamın 1940’lı yılların başında geldiğini biliyorum. Küçük yaşlardaymış… Hatta ailenin İstanbul’a gelenlerinin öncülerinden… Fakat dedem 1920’li yıllarda İstanbul’da yaşamış… Esnaflık yapmış, Tahtakale’de çıraklık yapmış… Tekrar dönmüş memlekete… Yani eski deyimle “İstanbulluluk /İstanbulculuk” yapmış… Babam, çok çeşitli işlerle uğraşmış, ailesinin nafakasını çıkarabilmek için… İstanbul’a geldiği ilk yılları: “Ben ayağımda çarıkla İstanbul’a geldim… Bir hafta el yanında çalıştım, bir hafta sonra kendi işimi yaptım” diye tanımlardı… Neler yapmış derseniz? Söz gelimi bağ/bahçe kiralamış; bağın dutunu toplamış, satmış; incirini toplamış satmış; mısırını toplamış mevsiminde kazan kaynatıp satmış… Ardından su dağıtıcılığı… O da zor bir iş… O yılların Beşiktaş, Balat, Unkapanı, Beykoz, Taşlıtarla, Kasımpaşa, Cibali, Küçükköy, Sütlüce, Eminönü, Tahtakale ve Beyazıt’ını bir anlatırdı ki tadına doyum olmazdı anlattıklarının… Benim hatırlayabildiğim, 1950’li yıllara ait dükkân ruhsatları var… 60’lı yılların ortalarında Zeytinburnu’ndaki küçük şekerci dükkânımızı hatırlıyorum; “İstasyon caddesi” üzerinde… Akabinde turşu imalâtı yapmaya da başladı… Ardiyelerde, koca koca fıçıların içine girip turşu bastıkları günler gözümün önünde… Sonra, turşu imalatçığını ve şekerleme işini tamamen bırakarak kahvehane işletti… 3-4 yıl sonra da pide imalatına çevirdi kahvehaneyi… Pide imalatından da pastahaneye… Sonra muhallebiciliğe ve nihayet lokantacılığa… Velhasıl 2000 yılına kadar, esnaflığa devam etti.

 Süleyman Şenel, Kastamonu folkloruna önemli katkıları olan bir akademisyen… Peki, bu günlere nasıl gelindi? Eğitim hayatı nasıl şekillendi zaman içinde?

Süleyman Şenel- İlkokulu, ortaokulu ve liseyi İstanbul’da okudum. Ardından, Beşiktaş/Çırağan’daki yarı zamanlı İstanbul Belediye Konservatuarı Klasik Türk Müziği Bölümü’ne girdim… 1982 yılında da, İstanbul Teknik Üniversitesi’ne bağlı Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’na geçtim. Lisans eğitimini dört yılda tamamlayıp 1986 yılında mezun oldum…,

Neriman Altındağ Tüfekçi-Nida Tüfekçi ile… (1986)

Ara vermeden, İTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Türk Müziği alanında Yüksek Lisans programını kazandım; bu arada Konservatuvar’da Nida Tüfekçi hocamın “Türk Halk Müziği Bilgileri” dersinin asistanlığını yapmaya başladım… Başka bir deyişle; Nida hocam, dört bölümde verdiği bu dersin hocalığını büyük ölçüde bana devretti… 22 yaşındaydım… Bir yandan hocalık, bir yandan da öğrencilik… Diğer yandan da, TRT İstanbul Radyosu’nda “Halk Müziğimiz” adıyla açıklamalı programlar hazırlamaya başladım… Konservatuvar’da ders saati ücretli olarak 2 yıl çalıştıktan sonra “Araştırma Görevlisi” oldum. Yüksek lisans programından, “Kastamonulu Âşık Yorgansız Hakkı Çavuş/Hayatı ve Musiki Yönü” başlıklı tezimi sunarak, 1988 yılında mezun oldum… Akabinde de açılan, doktora muadili “Sanatta Yeterlik” programını kazanan ilk öğrencilerden biri oldum. Bu kez mezuniyet tezim: “Kastamonu Bölgesi Âşık Musikisinde Türler ve Biçimler idi… Sanatta Yeterlik programının tez aşamasında iken, Azerbaycan ile Türkiye arasında imzalanan bir değişim protokolüne göre; MEB Dış İlişkiler Şube Müdürlüğü adına, Azerbaycan’a gönderildim. Bakü’deki, Üzeyir Hacıbeyov Adına Azerbaycan Devlet Konservatuvarı’nda 6 ay kadar çalışma imkânı buldum… Henüz Sovyetler birliği dağılmamıştı… Orada çok verimli çalışmalar, alan araştırmaları ve arşiv çalışmaları yaptım… Derlemeler yaptım, yüzlerce kitap, makale ve sesli arşiv belgesi ile Türkiye’ye döndüm… Azerbaycan’dan sonra Kazakistan’da da verimli çalışmalar yaptım… Türkiye’ye döndüğümde ilk işim tezimi tamamlamak oldu… Bu arada evlendim… Tezim kabul edildikten sonra, beş yıl boyunca sürdürdüğüm Araştırma Görevliliği görevinden, Yönetim Kurulu kararı ile “Sanatçı Sözleşmeli Öğretim Görevlisi” statüsüne atandım… O yıllarda Konservatuvarlar için en cazip kadro bu idi… Şimdi pek bir cazibesi kalmadı ama halen bu kadroda çalışmayı sürdürüyorum… İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’nda, çalışma alanı olarak “Türk Halk Müziğini” seçtim… Bu branş içinde de bilhassa “Âşık Musikisi”, “Türler” ve “Edebiyat+Müzik” ilişkisine dayalı konularına yöneldim… Zaman içinde, perspektifimi büyüterek farklı konularla da ilgilendim. Biraz da zorunlu gelişti işler… Çünkü, “halk müziği” dediğimizde biz sadece bir müzik türü algılamıyoruz. Bir yaşam kültürünü de beraberinde algılıyoruz… Mesela; kültürler tarihi, medeniyetler tarihini algılıyoruz… Bunun içinde, sanat tarihi, halk mimarisi, halk düşüncesi, felsefe, mantık da var… Sosyoloji de var, psikoloji de var… Tarih de var, dil de var, edebiyat da var… Divan edebiyatı da var, halk edebiyatı da var, âşık edebiyatı da var… Etnografya, etnoloji, antropoloji, teoloji, organoloji, de var… Dialektoloji var… Fonetik var, ağzılar var, üsluplar var… Ve tabii müzik var… Müziğin kendine göre onlarca alt türü var. Form bilgisi var, biçim bilgisi var, ritm bilgisi var… Melodi var, armoni var… Bir çalgıdan ya da bir bedenden ses çıkarma teknikleri var… Çözümlenmesi zor geleneksel sistemler var… Analizler var, terminoloji var, bibliyografya var… Bütün bunlar sanırım ilgi alanımızın aslında ne kadar zor bir alan olduğunu ortaya koyuyor… Bir de buna bağlı olarak içinde yaşadığımız büyük ve ihtişamlı bir coğrafyamız var bizim… Bu coğrafyanın bir yaşam geçmişi var… Köyü var, şehiri var… Keza yazılı kaynakları var, sözlü anlatım kaynakları var… Ayrıca, içinde yaşadığımız misak-ı millî sınırları dışında kalan büyük bir kültür coğrafyamız daha var… Konunun ister istemez uluslararası boyutu var yani… Hatta politikası da… Bunların hiçbirinden uzak kalamazsınız… Kaldığınız anda dar bir alanda çırpınmaya çalışan bir insan olursunuz ki bu doğru bir şey değil. Zaten akademik dünya da bunu reddeder.

 Tabi ister istemez sormak geçiyor aklımdan… Müziğe ilginiz nereden geliyor?

Süleyman Şenel: Genlerimde var galiba… Bunu tarif etmek çok zor… İlkokul yıllarımda bana şarkı, türkü okutturduklarını hatırlarım. İstiklâl marşını söylettirirlerdi, yönettirirlerdi… Ortaokulda da, lisede de… Büyük ağabeyim; bir ara amatörce merak sardı müzisyenliğe… “Konservatuar” kelimesini de ondan duydum… Çocukluk yıllarımda yine ağabeyimin etkisiyle “Kastamonu türküsü” lafı da çok dolaşırdı ki evimizin içinde… Kastamonu’yu hiç görmemiştim, ama bana çok cazip gelirdi… Radyo anonslarında, sonra kesintisiz televizyon yayınlarının başladığı ilk yıllarda bir Kastamonu türküsü işittiğimde hemen defterime yazardım… Konservatuvar yıllarında, “Kastamonu” adına kayıtlı türküleri birer birer toplamaya başladım… Notalarını da ellerimle yazdım; çünkü eskiden ne fotokopi vardı, ne de bu kadar ucuzdu… Bu arada, annemin sesi çok güzeldi. Anneannemin de, çevresinde çok sevilen bir “düğüncü” olduğunu, bir “yakımcı” olduğunu anlatırdı annem. Bunların ne anlama geldiğini Konservatuvar yıllarımda, hatta daha sonraki yıllarda kavradım… Eğer bana sanat adına bir şeyler geçtiyse annemden, anneannemden geçmiş olmalı… Büyük dayım da keza hem çok güzel halk oyunları oynar; ud ve cümbüş çalar, türküler söylermiş. Ortanca dayım da öyle… Müziğe, sanata son derece yatkındılar… Çocukları da öyle… Yeğenlerim içinde de bu alana yeteneği olanlar var… Ailede bir şeyler var; ama profesyonel olarak uğraşan herhalde bu anlamda ilk ben oluyorum.

 Şu anda akademisyen olarak pozisyonunuz nedir?

Süleyman Şenel: 1986 yılından bu yana Konservatuvar’da görevliyim… Müzikoloji bölümüne bağlı olarak çalışıyorum. Şu anda, mevcut yedi bölümün beşinde dönem dönem değişen yedi-sekiz ayrı derse giriyorum. Lisansüstü programlarda dersler veriyorum ve Müzikoloji bölüm başkan yardımcılığı görevini yürütüyorum. Müzikoloji bölümünde, belli dönemlerde “Müzikoloji” ve “Etnomüzikoloji” bölüm başkanlıklarında da bulundum…  24 yıldır eğitim hayatına ve ülkemiz kültürüne hizmet vermeye çalışıyorum… Öğrencilerimizin, gençlerimizin başarılarını ve ülkenin her köşesine yaydıkları ışıkları gördükçe de mutlu oluyorum…

 Biraz da akademik çalışmalardan bahsedelim mi?

 Süleyman Şenel: Akademik çalışmalarım, birkaç başlık altında değerlendirilebilir. Öncellikle müzik folklorculuğu yörüngesinde çalışmalar yaptım. Bir defa çok sayıda “alan araştırması” yaptım… Bizim mesleğimizde, alan araştırması yapmak bir yönüyle gerekli… “Alan araştırması yapmak” demek; müzik materyallerini, geleneksel yaşantının birinci derece sanatkâr taşıyıcılarından, onların yaşadıkları ortamlarda, yaşattıkları müzik değerlerini tespit etmek, kaydetmek demek… Ses ya da görüntülü kayıt cihazları ile nota ile yazı ile veya daha farklı yöntemlerle tespit etmek demek… Diğer yandan arşiv çalışmaları yapmak da çok önemli… Yazılı/basılı kaynaklar üzerinden çalışmalar yapmak da gerekli… Uçsuz bucaksız bir husus bu… Benim çalışma hayatımda bunların hepsi de var… Çalışma alanı olarak da, öncelikle kendi memleketimi ve memleketimin insanlarını seçtim; yani Kastamonu’yu ve Kastamonuluyu seçtim… Önce de kendi ailemi seçtim… Akabinde çalışma çevremi genişlettim… Memleketimde çok çalışma imkânı buldum. Diğer taraftan ülkenin pek çok yöresinden derlemeler yaptım… Ülkemiz dışından göçen göçmenlerden de… Hatta yurt dışında da pek çok derleme yaptım… Folklorik ve etnografik tespitler yaptım.

 Kaç tane derlemeniz var bugüne kadar yaptığınız?

Süleyman Şenel: Sayısını tam olarak bilemiyorum; ama sadece müzik eseri bakımından, yani “türkü” diye tanımlayabileceğim geleneksel müzik eseri bakımından 2000 civarında… Bunların ne kadarı Kastamonu diye soracak olursanız, herhalde 500’e yakını… Taşköprü’den derlediklerim 150-160 civarında…

Bugüne kadar derlenmemiş yani?

 Süleyman Şenel: Benim derlediklerim büyük ölçüde türkü, anonim türkü; âşık tarzı türkü, deyiş… Ancak, derlediklerimin daha önce derlenmiş ya da derlenmemiş olmasının bir önemi yok… Çünkü derlemenin en önemli unsuru “zaman”… Herkes kendi zamanının derlemesini yapar ve her zamanın da kendi derleme farklılığı vardır. Bizim için eksen ve emsal önemlidir. Çünkü bir türkü hangi eksene göre değişik, eksik, fazla, yanlış veya doğru olarak değerlendirilebilir? Bunu belirleyebilmek çok da kolay değildir. İşte zamansal hadiselerde “özgünlük”, “otantiklik”, “doğru”, “eğri”, “eksik” “yanlış” gibi kavramlara yer yoktur. Bu işlerde, böyle kavramlar anlamsız kalır yani… Sahiplenmelerin de bir anlamı yoktur… Ama, herkes sahibi de olabilir, sahiplenenler birden fazla da olabilir… Hatta herkes bir hak sahipliği iddiasında bulunabilir…

Kastamonu’da derlenecek türkü kaldı mı?

Kalmaz olur mu? Aslında, pek de fazla derleme yapılmadı… Kastamonu’nun dört köşesi hala bâkir… Planlı bir araştırma ile Kastamonu’nun altını üstüne getirir, 2000-3000 parça daha çıkartırım herhalde… Türkü dediğimizde, bugün radyo, televizyonlarda duymaya alışık olduğumuz popüler eserleri anlamayalım… Folklorik olan her şeyi… Yaşantı içindeki her çeşit müzik eserini… Ağıtları, ninnileri, tekerlemeleri, masalları, hikâyeleri… Çoban havasını, hikâyeli müzikleri, masal müziklerini… Müzikli sözlü edebî metinleri, çalgıları…  Her şeyi…

Yazdığınız kitaplar hakkında konuşalım isterseniz. Kaç kitap oldu ve nasıl gidiyor çalışmalar?

Süleyman Şenel: Telif eser olarak yazdığım ya da yayına hazırladığım eser sayısı on yediye ulaştı… Bunlardan üç tanesi Kastamonu’ya dönük çalışmalar… “Kastamonulu Âşık Yorgansız Hakkı Çavuş”, Kastamonu’da Âşık Fasılları (Türler/Çeşitler/Çeşitlemeler)” adlı 2 ciltlik kitap ve “Taşköprü Ağzı Musikili Arzu-Kamber Hikâyesi”… Kastamonulu Âşık Yorgansız Hakkı Çavuş” adlı kitabım; Atatürk Kültür-Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun Türk Müziği Araştırmaları dalında açmış olduğu yarışmada birincilik ödülü aldı… “Kastamonu’da Âşık Fasılları” adlı kitap da yayınlanmasından sonra, bilhassa akademik çevrelerce ilgiyle karşılandı… Makalelerin sayısı da 20 civarında olmalı… “Cide’de Gelin Savu (Sağu)su”, “Kastamonu’da Derlenmiş Üç Musikili Satranç”, “Kastamonu’da Goşma/Koşma”, “İhsan Ozanoğlu’ndan Yapılan Kastamonu ve Çevresi Müzik Derlemeleri”, “Kastamonu Âşıkları” gibi makale ve bildiriler şu anda aklıma gelenler… Henüz yayınlamadığım başka kitap çalışmalarım da var… Mesela merhum usta zurnacımız Hasan Öztürk ve Karayılanımız Mahir Dağlı hakkında kitap çalışmalarım var… Fırsat bulduğum anda yayınlayacağım… Hatta bu vesileyle, ellerinde Hasan Öztürk ve Karayılan hakkında malzemesi olanların benimle paylaşmalarından büyük mutluluk duyacağımı bildirmek isterim… İleride, Ankara Devlet Konservatuvarı’nın Kastamonu derlemelerini yayınlamak istiyorum… Büyük ölçüde notalarını yazdım aslında… Diğer taraftan kendi derlediğim türküleri de yayınlamayı aklımdan geçiriyorum… Bir de Kastamonu âşıklarını… Cönklerden çıktı… Rahmetli İbrahim Aslanoğlu ellerindekini bana verdi; değerli Mustafa Eski hocam topladıklarını benimle paylaştı; Sadi Yaver Bey’in dokümanları arasından da bir şeyler çıktı… Şemsi Yastıman da keza… Epeyi birikti… Benim topladıklarımla beraber epeyi âşık oldu… İnşallah günün birinde… Bir de ses kayıtları var… Onlar ne olacak bilmem… Bu arada, “Taşköprü Araştırmaları” adlı iki ciltlik bir kitap çalışması da yarım kaldı… Yüzden fazla makale ve daktilo dizgisi ile 2000 sayfa civarında bilgi hazinesi birikti… Sayın Hasan Altan’ın Belediye Başkanlığı ve sayın Yılmaz Kurt’un da Taşköprü kaymakamlığı yaptığı dönemde başladığımız bir proje bu… Nail Tan ile beraber yayına hazırladığımız bu çalışma büyük ölçüde tamamlandı ve mizanpaj, baskı aşamasına geldi… Belki de önümüzdeki yıl, ilk olarak bu çalışmanın yayınını tamamlayacağım… Taşköprümüzün yeni Belediye Başkanı Hüseyin Arslan Bey’in ve onun şahsında değerli hemşehrilerimizin bu projeye destek vereceğinden hiç şüphem yok…

Yayınlanma Tarihi :  04.03.2010, İstanbul

Yayınlandığı Yerler: Kastamonu Gazetesi, Kastamonu Postası ve Safalan.com

Yorumunuz

Related Posts

SAFALAN.COMKastamonu Kültür ve Sanatına dair.

(c) 7S Danışmanlık ve Bilgi Teknolojileri, Tüm Hakları Saklıdır.

1. Basılı yayınlarda yazının tamamı ve/veya bir kısmı www.safalan.com kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.
2. Akademik çalışmalarda hiçbir sınırlama yoktur.
3. Elektronik ortamda yayınlanma durumunda kaynak göstermek kaydıyla içeriklerin %40'ı alınıp yazının devamı için Safalan.com’a link verilmesi durumunda alıntı yapılabilir.