Kastamonu’ya köprü olalım, köprü kurmayalım

Ona göre bugüne kadar herkes İstanbul ile Kastamonu arasında köprü kurmaya çalışmıştı. Peki neler yapmıştı Satı Ergün Kastamonu’ya köprünün kendisi olabilmek için. Soruyorduk ama zor bela cevap alabiliyorduk. Bunun nedeni mütevazı kişiliği ve çok fazla anlatmak istememesiydi.

“Kastamonulu ‘Kastamonuluyum’ demeye korkardı. Kimliğini ortaya çıkarmaya korkardı. Hastanelere, belediyelere giderdim, bir bakardım herkes Karadenizli, doğu kökenli. Bir tane Kastamonulu yok. Olmaz mı? Olsa bile adam ‘Kastamonuluyum’ demeye korkuyor. ‘Kastamonuluyum’ diye öne çıkmıyor.”

Önce göç hikayenizi öğrenelim. İstanbul’a nasıl gelindi?

Babam 1930
senesinde İstanbul Beşiktaş’a gelmiş. Altı kardeşlermiş. Babamın adı Sadık Ergün. Köyde ortakçılık yaparlarmış. İstanbul’a geldikten sonra çıraklığa başlamış. Yufka ve baklava imalatı öğrenmiş. Kendini piyasanın tanıdık esnaflarının yanında sevdirmiş. Babamın anlattıklarını anlatıyorum. Sonra Beşiktaş’ta ortak dükkan açmışlar.  Ortağı ile babam nasıl oluyorsa anlaşamıyorlar ve babam dükkanı devir alıyor. Ondan sonra babam yalnız çalışmaya başlıyor. Yalnız çalışırken halamın oğlunu ortak alıyor.

Siz İstanbul’da mı doğdunuz?

Hayır ben Kastamonu’da Seydiler’de doğdum. Babam İstanbul’a çalışmaya geldiğinde annem köyde kalmış. 1938 senesinde doğdum. Benden önce beş kardeşim olmuş. Ama hepsi de ölmüş. Benim adımda buradan geliyor. Benden önceki kardeşlerim öldüğü için, babam bir dilekte bulunmuş ve “Allah’ım bana çocuk veriyorsun, ssati_ergun05onra alıyorsun” diye kalbinden geçirmiş. “Bu çocuğu sana satıyorum” demiş. Böylece adım Satı olmuş. Hatta annem anlatırdı, beni doğduğum zaman  bir iki saat bir türbenin başında bırakmışlar çıplak. en 1945 senesinde İstanbul’a geldim. İlkokula burada başladım. Annem köydeydi, ben gece kahvede kalırım. Kahvede ders çalışırdım. Dükkanın üzerinde yatakhane vardı. Her şey bugünkü gibi rahat değildi ki. Giderdim kahvaltımı dükkanda mesleğimiz icabı ekmek arası bal tereyağı yerdim. Babamlar esnaflık yaptığı için öğle yemeğini şark lokantasında yerdim. Akşamları da bizim işkembeciler vardı. Oraya giderdik baş yerdik, işkembe çorbası yerdik kendimize göre.

Acaba okul ve ticaret hayatına başlangıç nasıldı?

İlkokul bitti, Galatasaray Lisesi’ni kazandım. Ben orayı kazandım. 20 gün oraya gittim. Babam yalnızlıktan sıkıntısı olduğundan “sen gel” dedi. “İşin başına geç” dedi. “Senin okulun dükkanlar” dedi. Ne diyebilirsin, “baş üstüne” diyeceksin. Dolayısı ile ben Galatasaray Lisesi’ni bırakıp esnaflığa başladım. 12 yaşında ticarete başladım. Ondan sonra dükkanımız vardı, bir sene dayım çalıştırırdı, bir sene babam çalıştırırdı. Dükkanı dayım işletmeye başladığında babam köye giderdi. Ben İstanbul’da kalırdım. Bizim dükkanın köşesine tezgah kurar muz satardım.

Anamur muzları yeşil gelir. Küçükpazar’da küçük gaz sobaları vardı. Orada iki oda tuttuk.  Kamyonla yeşil muzları alırdım. Orada muzları sarartırdık. Onun ustaları vardı. Onlar kükürt filan bir şey atarlardı. Ustaları onlardı. Nasıl olduğunu ben bilmem. Onlar bize muzu hazırlardı. Ama başkası 5’e mal ediyorsa ben muhakkak 4’e mal ederdim. Onun için çok satardım ben orada. İşte ben o meyanda köye gitmedim. İncir satardım. Sonra 15 yaşıma gelince babam beni evlendirdi. Hanım da 15 yaşındaydı. Sonra babam dayımla anlaşmazlığa düşünce ben işletmeye başladım dükkanı. Sonra babam Kastamonu’ya gitti. 10 ay Kastamonu’da kalır, 2 ay İstanbul’a gelirdi. Köyü çok severdi. Baba İstanbul’a gel derdik, gelmezdi. Biz köye gitmediğimiz için bize kızardı. Sonra biz köye gitmediğimiz için mi bilmiyorum, bütün tarlaları satmaya başladı. Hiç unutmuyorum. Tarlayı satıyor oraya buraya çeşme yaptırıyordu. Yapsın babam. Yanlış hatırlamıyorsam 13 tane falan tarla sattı. Fidan Pastanesi’ni kurmuştuk Ortaköy’de.  Biraderler birlikte çalıştık. Sonra ayrıldık ve ben inşaatçılığa başladım. Ben inşatçılıktan anlamazdım. Bizim Devrekani’deki kalıpçıları buldum getirdim. Çevre çok var, arsa var, dürüstüz zaten. Yanlış yapmıyoruz ki kimseye. 16-17 tane inşaat yaptım. Sonra Beşiktaş Çarşı içindeki yerleri aldık.

Söz Beşiktaş’a geldi. Satı Ergün’ün Beşiktaşlı olduğunu ve Beşiktaş kongre üyesi olduğunu biliyorduk. Sorduk.

Ben  Beşiktaş’ta büyüdüm. Beşiktaşlılık oradan geliyor. Kongre üyesiyim. Ama fazla aktif değilim. Süleyman abi (Süleyman Seba) çok önemlidir. Eskiden Beşiktaş çarşı içinde düğün salonumuz vardı. Anıl Düğün Salonu. Salon yeni yapılıyordu ve tam bitmemişti. Bizim Rıza (Rıza Çalımbay) evlenecek düğün salonu arıyor. Süleyman abi beni aradı. Salon daha bitmemiş. Ama kıramadım Süleyman Abi’yi ve Rıza’nın düğününü biz yaptık bizim salonda.

Satı Ergün; “62 senesinde ben İstanbul’da ıslama gecesi yaptım.” dediğinde ıslamanın ne anlama geldiğini başlangıçta anlayamamıştım. Banduma olduğunu tahmin ediyordum ama teyit etmek için sormak ihtiyacı hissettim. Aldığım, içten ve samimi yanıttı; “Hani bizim köydeki ibi var ya, işte o. Hani serme ile yapılan…” 1962 senesinde İstanbul’da banduma gecesi düzenlemek ve Kastamonuları bir araya getirmek gerçekten zor muydu bilemiyoruz. Ama bildiğimiz gerçek, insanları herhangi bir sebeple bir araya getirecek olan sivil toplum örgütlerinin, derneklerin olmadığı bir ortamda; hemşerileri kendi kültürlerini yaşatmak için, birlik olmak için, dayanışma için bir araya getiren her hangi bir aktivitenin de takdire değer olduğunu sanırım söylemeden geçemeyiz.  

S.E- 62 senesinde ben İstanbul’da ıslama gecesi yaptım. 62 senesinde ıslama gecesi, hiç unutmuyorum. O zaman dernek falan da yoktu. O zamana kadar bizim Kastamonulular burada İstanbul’da böyle bir organizasyon daha görmemişler. Ssatiergun1eydilerlileri topladık. 100-150 kişiden fazla geldi ama o zaman İstanbul’daki Kastamonuluları bir araya getirmek çok zordu. Hiç vuku değil bu. Ama o zaman 100-150 kişiyi topladım ben. O zamanın şartlarına göre büyük olaydı ıslama gecesi.

Kastamonulu olmak eziklik mi? Utanılacak bir şey mi? Ama 60’lı yıllarda İstanbul’da Kastamonuluyum demenin çok kolay olmadığını söylüyordu Satı Ergün. Hemşehrilerinin neden çekindiklerini, neden kimliklerinin ortaya çıkmasını istemediklerini bilmiyordu ama buna çok üzülüyordu.

S.E.- Ben çok ezildim. Niye ezildim biliyor musun? Birlik yoktu, beraberlik yoktu. Kastamonu’dan gelmişsin İstanbul’a çalışıyorsun. Etrafında eşin yok dostun yok. Bir yer edinmeye çalışıyorsun. İtiliyorsun, kakılıyorsun. Resmi dairede işin oluyor, yapamıyorsun. Çünkü işler tanıdıkla daha kolay oluyor. Tanıdığın, hemşerin yoksa kolay olmuyor. O zamanlar Kastamonulu ‘Kastamonuluyum’ demeye korkardı. Kimliğini ortaya çıkarmaya korkardı. Hastanelere, belediyelere giderdim, bir bakardım herkes Karadenizli, doğu kökenli. Bir tane Kastamonulu yok. Olmaz mı? Olsa bile adam ‘Kastamonuluyum’ demeye korkuyor. ‘Kastamonuluyum’ diye öne çıkmıyor. Aslında hâlâ o perdeyi tam olarak yırtmış değiliz. Ama yırtıyoruz ben sana söyleyeyim. Bunun mücadelesini veriyoruz ya.

“Kastamonu’ya köprü olalım. Köprü kurmayalım.” sözleri ile devam etti söyleşi. Ona göre bugüne kadar herkes İstanbul ile Kastamonu arasında köprü kurmaya çalışmıştı. Peki neler yapmıştı Satı Ergün Kastamonu’ya köprünün kendisi olabilmek için. Soruyorduk ama zor bela cevap alabiliyorduk. Bunun nedeni mütevazı kişiliği ve çok fazla anlatmak istememesiydi. Ama bir kısmını biz biliyorduk. Satı Ergün Kastamonu Kalkınma Vakfı’nın kurulduğu yıllarda, İstanbul’dan Vakfın kuruluşuna katılan ve maddi destek sağlayan üç kişiden biriydi. Kas-Der’in kurucularındandı. Ve hepsinden önemlisi Kas-Der’in planladığı ve İktisadi Kalkınma Vakfı ile 80’li yıllarda gerçekleştirdiği, “Kastamonu İlinin Kalkınması” paneline sponsor olan üç kişiden birisiydi. Bunun yanı sıra Seydiler’e ve köyüne yaptığı hizmetler de az değildi. Bütün bunları anlatmasını istedik.

satiergun6S.E- Neyse anlatacağım sana. Movempick oteli vardı Ayazağı’nda. 91 veya  92 yılıydı. Kastamonu Kalkınma Vakfı’nın toplantısı vardı. 100 kişi vardı sanırım toplantıda. Sıra vakfa katkı vermeye geldi. Ulan o gece herkes kesip mıhlıyor. Herkes o zamanın parasıyla 100 milyon vereceğim diyor. Masa masa dolaşıp liste yapıyorlardı. Ben, Yavuz Abi (Yavuz Ballık) ve rahmetli Mustafa Sıtkı Erkek üçümüz aynı masada oturuyorduk. Sıra bize geldiğinde biz on milyon vereceğiz dedik. Bazıları ayıpladı bizi. Herkes 100 milyon taahhüdünde bulunurken biz on milyon vereceğiz diyoruz.  Sonradan öğrendik ki, sadece biz üçümüz maddi katkı sağlamışız. O yüz milyonlar ortada yok… Bizim köy Sabuncular köyü Seydiler’e bağlı. Bu arada 66 mıydı 67 miydi? Bizim büyük ırmağın bir bağlantısıydı. Seydiler Ağlı arasında bir köprü vardı. O köprüden başka geçiş yeri yoktu. Ama köprü ahşap ve yetmiyordu. Devlet de başka köprü yapmıyordu. Ben İstanbul’da müteahhitlik yaptığım için bir çok tanıdığım vardı. Otobüsle gittik. Üç tane mühendis satiergun2götürdüm. Allah razı olsun burada eşimiz dostumuz sayesine bir proje yaptırdım. Çimentosunu da Çorum Çimento’dan getirttim. Çorum Fabrikası’ndan. Orada o zamanın parası 85 bin liraya o köprüyü meydana getirdik. Şalgamlı bir ustamız vardı ismi aklıma gelmiyor. Onlar kalıbını yaptı. Demirini de ben buradan gönderdim. Bayburtlu demirciler vardı. Kolon bağlantılarını yapmak üzere Bayburtlu demircileri ben buradan gönderdim. Çünkü demir bağlaması çok önemli bu işte. Ondan sonra hiç unutmuyorum 40 tabaka kadar sac aldık. O köprüyü meydana getirdik. Belki 20 sene oldu. köprüyü 66 yada 67’de yaptık. Ben köyün okulunu 70’de yaptım. Köyün okulunu ben yaptım. Hep benim eserim. Suyu bizim eserimiz, her şeyi bizim eserimiz. Seydiler’den o yolu 11 km Arslanlar’a kadar Vefa Poyraz’ın bakanlığı zamanında ben yaptırdım. Hep benim eserim onlar. Çok faaldim hep anlatıyorum. Çok faaldim. Mayam böyleydi.

satiergun3Sizi herkes oturduğunuz Beşiktaş’ta Trabzonlu biliyor. Bu nasıl oldu?

S.E.- Arkadaşlarım Trabzonlu Oflu bilirdi beni, hep Oflu arkadaşlar inşaat piyasası olduğu için sanırım. Bulunduğumuz iş sahası iş hayatında böyle bulunduğumuz toplumlarda iş camiasıyla görüşürdüm. Ben pek kahveye gitmezdim. Kahvede hiçbir işim olmaz. Böyle spor salonları boş zamanlarımızda ne bileyim böyle arkadaş gruplarımızla yemekler, efendime söyleyeyim pek boş zamanımız olmazdı. Boşa vakit harcamazdım. Boş vakitlerimde spor yaparım, saunaya giderim. Etrafımızda çok fazla Oflu, Trabzonlu olurdu. O nedenle beni de öyle zannederlerdi. “Ulan arkadaş ben Oflu değilim Kastamonuluyum” derdim.

Küre’ye bir kireç fabrikası yaptırdınız. Kaç yılıydı?

S.E- 90’lı yılların başında yaptık fabrikayı. Şimdi sattık ve hâlâ çalışıyor. O zaman çok zorluk çektik. Fabrika yapacağız, birileri köylüyü karşımıza çıkardı. 17 tane muhtarlığı karşımıza diktiler. O zamanlar Vali Kamil Demircioğlu vardı. Çok çalışkandı. Allah rahmet eylesin. O çok destek oldu fabrikayı yapmamız için. Hatta bir anım var. Paketleme için iki TIR malzeme getirdik Küre’ye. Fabrikayı açacağız. Ama malzemeyi indiremiyoruz. Mevcut vinç  yeterli değil. O gece inmesi gerekiyor malın. Vali Bey’i aradım gece 11.00’de. Hemen talimat verdi ve DSİ’den vinç geldi ve malzemeyi indirdik. İşte Vali Kamil Bey böyle adamdı. Kalkınma Vakfı da onun sayesinde kuruldu. Biz buradan gidip Kastamonu’ya bir şey yapmak istediğimizde bazen engel olmaya çalışıyorlar. Neden bilmiyorum ama bu böyle işte.

 

Previous post

Dede-torun ”Talat Mümtaz”lardan Sepetçioğlu’na, müzikten Kastamonuspor’a, ticaretten dernekçiliğe

Next post

Kastamonu'da Geleneksel Yaşamın Ayak izleri

No Comment

Leave a reply