Kastamonu Festivalleri Ayağa Düşmüş Durumda

Kastamonu’da ki festivaller biraz ayağa düşmüş durumda. Festivalden daha çok panayırlaşmış durumda. Bu panayırlaşmış basit ve yoz eğlence havasından kurtarmak lazım.

– Kastamonu’da ki festivaller biraz ayağa düşmüş durumda. Festivalden daha çok panayırlaşmış durumda. Bu panayırlaşmış basit ve yoz eğlence havasından kurtarmak lazım.

-Kas-Der’in kurucuları İkinci dünya savaşının yokluk yıllarında mahrumiyet yıllarında Kastamonu’da kent dokusunun Osmanlıdan devir aldıkları mirasın henüz deforme olmadığı, ama Cumhuriyet heyecanının da yaşandığı bir dönemin bir kuşağın çocuklarıdır.

Hepimizin hayalleri vardır. Kimileri çocukluktan beri kafamızın içinde yer eder. Bazıları gerçek olur, bazıları ise aklımızın bir köşesinde zaman içinde yok olur. Geriye dönüp baktığımızda, gerçekleşen hayallerimizin hiçbir zaman peşini bırakmadıklarımız olduğunu görürüz.

Çoğu zaman bu meslekler için de geçerlidir. Doğa bizi istediklerimiz yerine çoğunlukla ve kendince tercih etmediğimiz seçimlere zorlar. Ancak o seçimler de geliştirici birer araç olarak karşımıza çıkarlar. Ancak hayallerimizin peşini bırakmadıkça, yaşamın her aşamasında hayallerimiz de bizimle birlikte gelişir.

Tıpkı Araç’ın Yukarı Yazı köyünde doğan, ilk ve orta okulu bitirdikten sonra Avukat olma hayali kurarken öğretmen olan ama hayalini gerçekleştirme arzusunu hiçbir zaman rafa kaldırmayan ve sonunda gerçek kılan Avukat Hüseyin Özbek gibi. Üstelik kendi ifadesi ile “Bütün bürokratik acayipliklere” karşı durarak.

***

Bu hafta, Araç’tan İstanbul’a, öğretmenlikten Avukatlığa uzanan hikayesi ile İstanbul Barosu Genel Sekreteri Hüseyin Özbek’i konuk ediyoruz…

 

H.Ö.- Ben Araç ilçemize 5 km uzaklıkta olan yukarı yazı köylüyüm. İlkokul dörde kadar yukarı yazı köyünde okudum. 4 ve 5. sınıfı Araç Merkez ilkokulunda okudum. Şimdi o okul orgeneral Şükrü Kanatlı ilköğretim okulu oldu. Sonra Araç ortaokulundan mezun oldum. Araç ortaokulundan sonra Göl Öğretmen okuluna gitme imkanım yoktu. Çünkü Göl öğretmen okulu ilkokulu köyde bitirme şartı koşuyordu. Benim seçeneğim orta okul mezunlarını alan bir öğretmen okuluydu. Veya parasız bir orta okuldu. Çorum öğretmen okulunun sınavlarını kazandım. Ve Çorum öğretmen okulundan mezun oldum. 1 sene ilkokul öğretmenliğim var.

İlkokul öğretmenliğim Cide’nin yerel tabiriyle Kayva, yazışmadaki adıyla Denizkonak köyünde oldu. O zamanlar Cide İnebolu arasında kara ulaşımı yoktu. Denizden ulaşılırdı. Ben de öğretmen olduğum köye denizden gider gelirdim. Maaşımı almaya gittiğim bazı zamanlarda Karadeniz sürpriz yapardı. Yörede bu durumu anlatmak üzere deniz yaptı denir, deniz var denir. Öyle günlerde Cide’de kalırdık köye gelemezdik. Hatta birkaç kez karadan ulaşmayı denedik, 8-10 saatlik bir yoldu, patika bir yoldu. Böyle birkaç defa karadan ulaşmak zorunda kaldım. Ondan sonra Erzurum eğitim enstitüsüne bugünkü adıyla Eğitim fakültesine edebiyat bölümü Türkçe bölümüne devam ettim. Orayı bitirince yeniden Kastamonu’da görevim başladı. Kastamonu Daday Selalmaz ortaokulunda 1973 -1978 yılları arasında 5 yıl görev yaptım. Orası da mahrumiyet bölgesiydi elektrik yoktu.5 yıl görevden sonra Kastamonu Göl öğretmen lisesine tayin oldum. Kastamonu göl öğretmen lisesinde de 78-80 arası görev yaptım. Sonrasın da bir il dışı tayinim oldu istek dışı. Danıştay kararıyla döndükten sonra da Araç lisesinde 1981 – 1989 seneleri arasında görev yaptım. Yani 1969dan 1989 yılına kadar 20 yıl süreyle Kastamonu’da İdarecilik öğretmenlik olarak görev yaptım. Böyle olunca bu benim Kastamonu ile irtibatımı canlı tuttu. Öğrencilerimle, öğrencilerimin aile çevresiyle, onların sosyal çevreleriyle halkalar genişlemiş oldu.

 

Bugünün İstanbul Barosu Genel Sekreteri, bugünlere gelene kadar nasıl bir süreçten geçmiş ve nasıl Avukat olmuştu. Sorduk..

 

H.Ö.- Hukuk 1981 de başladı. Şimdi bu eskiden beri düşündüğüm bir şeydi. Ama o yılların garip bir uygulamasını bizdeki bürokratik acayipliklere bir örnek olmak üzere çok kısa olarak bahsedelim. Ben lise öğretmeniyim lise edebiyat öğretmeniyim. Ama diplomam öğretmen okulu çıkışlı olduğu için, lise diplomasına sahip olmadığım için lisede öğretmen olduğum halde üniversite sınavlarına giremiyordum. Mevzuat buna engeldi. Düşünün lise öğrencilerini sınav yapıyorsunuz, onlara lise diploması veriyorsunuz ama kendinizde lise diploması yok. Böyle şekli bir anlayışla ve bunun içinde üniversite sınavlarına giremiyordum. Sonra Talim terbiyeden eşdeğerlik belgesi aldım ve Üniversite sınavlarına girdim. Çok yüksek bir puanla 1981 de İstanbul üniversitesi hukuk fakültesi bölümünü kazandım. Ondan sonra İstanbul üniversiteli olduk ve hukuk fakültesinden mezun oldum. Bu arada da Araç lisesinde öğretmendim. Sınavlara gidip geliyordum. Neticede fakülte bitince stajımı Kastamonu’da yaptım.

 

Araç’ta öğretmenlik yaparken, Hukuk Fakültesi’ni bitirip hukukçu olduktan sonra İstanbul’a yerleşmişti. Kastamonu’da yirmi yıl görev yaptıktan sonra, yeni mesleğini neden Kastamonu’da devam ettirmemiş ve İstanbul’a yerleşmişti?

 

H.Ö.- İlk düşüncem Kastamonu merkezde avukatlık yapmaktı. Bir ara Araç’ta çalışmayı düşündüm. Kendi ilçemde avukatlık yapmak istedim. Ondan sonra Kastamonu’yu düşündüm. Staj bitince Kastamonu’ya yerleşirim avukatlık yaparım diye düşündüm. Ama 2 çocuğumuz var. Büyük kızım Kastamonu Mustafa Kaya Anadolu lisesinde hazırlık okudu. Küçük kızım  ilkokula başladı. İstanbul’un bizim için daha iyi olacağına, çocuklarımızın daha iyi eğitim alacağına karar verdik eşimle. Ani bir karardı ve tayinimizi istedik. Öğretmenlikten de istifa etmemiştim. 1989 yılında tayinim Araç Lisesinden İstanbul Bağcılar lisesine çıktı. Edebiyat öğretmeni olarak. Böylece İstanbul’a 1989 yılının eylül ayında adım atmış olduk. Ama dedem bizden çok daha önce adım atmış İstanbul’a. İstanbul’a gelmeden önce dedem Araç Yazıköylü bir delikanlı.  Beşiktaş’ta polis okulu var o zaman buraya devam ediyor. İşte büyük dedemiz onu okutmak istiyor. Onun bir numara küçüğü de muallim. Dedem 1915’te İstanbul polis okulundan mezun oluyor. İstanbul’da görev yapmış epeyce. Ondan sonra Kastamonu’ya tayin oluyor. Kendisi Kastamonu’ya tayin istiyor. Kastamonu merkezde milli mücadele yıllarında polislik yapıyor komiser yardımcılığı yapıyor. Kastamonu’da görev yıllarında dedemin ilginç bir şeyini buldum. 3. şubede araştırırken. İstanbul’da takdirname almış dedem, Kastamonu’da  da bir ceza almış. Sicilinde bunlar Osmanlının sicil sistemi çok mükemmel. Burada bir yangın anında Eminönü’nde polis memuruyken, mercandaki bir yangına müdahale etmesi, tedbir alması güvenlik önlemi alması, takdire değer bulunmuş ve bir takdirname verilmiş. İstanbul polis müdürlüğü umum üyesi tarafından seneler sonra da Kastamonu’da görev yaparken komiser muavini olduğu karakoldaki polis memurlarının kılık kıyafeti nizamnameye aykırı bulunmuş. Orada da bir günlük maaş kesim cezasına uğramış.

 

Hüseyin Özbek İstanbul’a göç etmiş ve 1989 yılında İstanbul’a yerleşmişti. Peki sonra neler oldu. Metropol yaşantısı neler getirmişti.

 

H.Ö.- İstanbul’a geldikten sonra Bağcılar lisesi ve daha sonra Cibali Lisesi’nde görev yaptım. Bir taraftan da 1990 yılında ilk büromu açtım. Serbest avukat olarak çalışmaya başladım. Bugünkü bürom değil ama Aksaray’da büro açtım. Yine Göl öğretmen okulundan mezun bir öğrencimle birlikte açtık büroyu. Bir müddet oradaki büroda idare ettikten sonra şimdiki büroya taşındık. Bu arada çocuklarımız öğrenimine devam etti. Bu anlamda da isabetli bir iş yaptığımızı anladım. Büyük kızım daha sonra İstanbul üniversitesi tıp fakültesini kazandı. Oradan da mezun olduktan sonra ihtisas yaptı. Şimdi de göz doktoru uzman oldu. Şu anda Gaziantep`te mecburi hizmet yapıyor. Asistanlığı burada Beyoğlu göz hastanesindeydi. Küçük kızım Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlığı bitirdi. O da şimdi yüksek mimar. Ama her iki çocuğum da Kastamonu Mustafa Kaya Anadolu lisesinde belli bir süre okudular.

 

Kastamonu Dernekleri ve sosyal sorumluluk çalışmaları hakkında Hüseyin Özbek’in aktif faaliyetler içinde olduğunu da biliyorduk. Meslek örgütü içindeki aktif görevi yanı sıra Araç ve Kastamonu Derneklerinde de aktif görevler üstlenmişti. Sorduk…

 

H.Ö.- Tabii olarak İstanbul’a geldikten sonra bir defa geçineceksiniz. İstanbul’da ayakta duracaksınız. Öncelikle çoluk çocuğunuzun nafakasını temin edeceksiniz. Ama bu arada da belli bir yörenin kültürel etkilerini tortularını üzerinizde taşıyorsunuz. Bu anlamda da hemşerilere ihtiyaç duyuyorsunuz. Bir takım ortak değerlerin hem hatırlanması, hem taşınması hem de iletişimin devamı anlamında hemşeri derneklerine ihtiyaç duyuluyor. Bu arada da bu derneklerle münasebetimiz başladı. Araç Derneğinde birkaç dönem görev yaptım. Yönetici olarak. Araç derneğimiz var burada Fatih’te merkezi bir mülk aldık ona. Olumlu şeyler yapmaya çalıştık. Araca yönelik. Bizim çocuklarımıza yönelik. Burs anlamında olsun sosyal dayanışma anlamında olsun. Araçta mesela hastaneye ambulans teminin de olsun. Festivale katkımız anlamında derneğin katkıları desteği bizden istenen araç belediyesinin işte araç turizm derneğinin taleplerini karşılamaya çalıştık. Ve şu anda Araç’taki Hacı Bekir pastacılar şekerciler yayla festivali belli bir temele oturmuş durumda. Geleneğe dönüşmüş durumda. Bundan sonraki senelerde bunun niteliğini artırarak zenginleştirerek kültürel dozunu da artırarak devam ettirmek lazım. Hemşeri derneklerinin yanı sıra 3 dönemdir İstanbul barosu yönetim kurulu üyeliği devam ediyor. Bu bizim Kastamonu halkası dışında benim mesleğimdeki alanımla ilgili. Yani bir sosyal pozisyon. İstanbul’daki hemşerilerimiz, yöre derneklerinde aktif çalışırlarken, mutlaka kendi meslek örgütlerinde de üst düzey görevlere talip olmalılar. Meslek örgütlerinde çalışmalı ve Kastamonu’yu bu örgütlerde temsil etmeliler. Aynı zamanda bu o meslek örgütleri içinde Kastamonu’nun tanıtılması anlamına da geliyor.

 

Söz hazır festivallerden açılmışken, Araç festivali konusunda deneyimlerini de dikkate alarak festivaller konusunda neler düşündüğünü öğrenmek istiyorduk.

 

H.Ö.- Kastamonu’da ki festivaller biraz ayağa düşmüş durumda. Festivalden daha çok panayırlaşmış durumda. Bu panayırlaşmış basit ve yoz eğlence havasından kurtarmak lazım. Buradaki ana amacın kültür eksenine oturması lazım. Festivallerin odak noktası şudur siz bilirsiniz. Popüler bir şarkıcı getirmek bir sanatçı getirmek ve festival bütçesinin büyük bir bölümünü onun eline teslim etmek. Popüler isimler televizyondan medyadan duyulan isimler daha çok seyirci çekiyor kabul ama bu sadece birkaç saatlik bir etki. Ve bütün bir sene boyunca 365 günün bir günü bu yapılıyor. Ama kalan 364 güne de bir faydası olmuyor. Onun için daha kalıcı ve kurumsal bir şekilde bu festivalleri ele almamız gerekiyor.

 

Kas-Der’de iki dönem yönetim kurulu üyeliği yapmıştı Hüseyin Özbek.

 

H.Ö- Benim Kas-Der de 2 dönem görevim oldu. 2000’li yıllardan sonra bu görev başladı. Yönetim kurulu üyesi olarak çalıştım. Hayri Aygün döneminde bir sorumluluk üstlendik.

Daha sonra Yücel Gündoğdu döneminde sorumluluk üstlendik. İki dönem dernekte görevim oldu. Ama bunun dışında da Kastamonu derneğinin üyesi olarak, mensubu olarak derneğe elimizden gelen gücümüzün yettiği biçimde katkıda bulunmaya çalıştık. Kültürel anlamda hukuksal anlamda yararlı olmaya çalıştık.  Yapılan etkinliklerin daha kaliteli daha nitelikli olmasına gayret sarf ettik. Bu konudaki düşüncelerimizi beyan ettik. Yapılan toplantılarda da zaman zaman görüşlerimizi açıklamaya çalıştık. Arkadaşlarımızı da bu konuda etkilemeye ya da ortak bir paydada buluşmaya çalıştık. Bu arada derneklere ilişkin, dernekçiliğe ilişkin çok ilginç gözlemlerim de oldu. Bu benim önemsediğim bir tecrübedir. Aynı zamanda, Kastamonu insanının; bizim insanımızın gurbetteki psikolojisini anlama anlamında, gurbetteki derneklerden ne beklediğini algılama anlamında da benim için zengin bir tecrübedir.

 

Kas-Der’in özellikle kurulduğu yıllarda 85 de 6-7 tane ciddi anlamda emek sarf eden kurucuları olduğunu görüyorduk. Şimdi beğenelim ya da beğenmeyelim, 2009 senesine gelmişsek, bunun anlamı 25 senedir hala ayakta olan bir kurumun temeli atılmış. Ama şu dönemle o dönemi kıyasladığımızda arada ciddi bir fark olduğunu anlıyoruz. Bugün 1.5 milyon lafı ediliyor. Ancak bu çoğunluğa rağmen hak ettiğimiz yere gelememekten şikayet ediyoruz. Hak ettiğimiz yere gelmeyi de sadece seçimlerle ölçüyoruz. Halbuki derneklerimizin üstlenmesi gereken çok sorumluluklar olmalıydı. Kastamonu kültürünü burada anlatmalıydı derneklerimiz. Bunları yeni kuşaklara öğretmeliydi. Belki yemeklerini, kültürlerini, ozanlarını, her bir şeylerini anlatmalı ve bunlarla ilgili bir takım çalışmalar olmalıydı, etkinliklere katıldığımızda da bu anlamda da çok fazla bir şey yapılmadığı görüyorduk. Acaba Hüseyin Özbek bu konuda neler düşünüyordu?

 

H.Ö.- Şimdi ilk kuşağa bakmak lazım. İlk kuşak Yavuz Yaman, Yavuz Ballık, Enver Turan’ın bir ortak paydaları var. Ortak paydalar şu; hepsi de Kastamonu lisesi mezunları, 1940 -45’li yıllarda Kastamonu Lisesi’nden mezun olmuşlar. İkinci dünya savaşının yokluk yıllarında mahrumiyet yıllarında Kastamonu’da kent dokusunun Osmanlıdan devir aldıkları mirasın henüz deforme olmadığı, ama Cumhuriyet heyecanının da yaşandığı bir dönemin bir kuşağın çocukları. Dolayısıyla o zamanki Kastamonu Lisesinin bir fakülte düzeyinde olması, öğretim kadrosunun ciddi ağırlığı da düşünülürse, hem böyle akademik anlamda hem de Kastamonu’nun merkez kültürü hakkında doygun insanlar. Mesela hepsi topal koşmayı oynuyor, hepsi Sepetçioğlu’nu oynuyor. Hepsi Saidem türküsünü baştan sona kadar okuyor, Topal koşmayı baştan sona kadar okuyor. Şimdikilerin kaçı okuyabilir. Çarpıcı bir sonuç için söyleyelim bunu. Oluk başı deseniz, Hacıorta deseniz, Sarıkaya deseniz, Vakıf deseniz Topçuöğü deseniz şimdi kaç kişi bu kelimelerin ne anlam ifade ettiğini hakkında sağlıklı cevap verebilir. İşte fark burada. Bu ağabeylerimiz, bu büyüklerimiz çok önemli bir işi büyük bir işi başlattılar. Bu bakımdan bu işin onuru şerefi kendilerine ait. Burada şunu diyemeyiz, haksızlık olur; “ Herkesin Kastamonu Lisesi mezunu olması lazım. Herkesin Kastamonu merkezi nüfusuna kayıtlı olması lazım.” Tabii ki böyle bir ayrımcılık olamaz. Bu anlamda bir vurgu yapmak için söylemedim. Ama ilk kuşağın, kurucuların kalitesini anlatmaya çalıştım.

 

Ve tabii ki Çanakkale… Kastamonu ile Çanakkale arasındaki tarihsel bağ ve Kastamonu Derneklerinin bu konudaki çalışmaları. Özellikle Hayri Aygün’ün başkanlığı döneminde Kas-Der’de görev alırken Çanakkale ile ilgili çalışmalarını duymuştuk. Bu konuda hiç mütevazı olunamayacak bir çalışmanın içinde olan Hüseyin Özbek’e Çanakkale çalışmalarını sorduk…

 

H.Ö- Şimdi biz kendi içimizde, kendi aramızda Kastamonuluların Çanakkale içinde çok şehit verdiğini, Çanakkale türküsünün Kastamonu türküsü olduğunu, Kastamonu aksanıyla Kastamonu ağzıyla söylendiğini, bu şekilde arşiv kayıtlarına geçtiğini söyler dururduk. Ama Türkiye bundan haberdar değildi. Yani biz bunu biliyoruz paylaşıyoruz ama Türkiye’nin böyle bir algılaması yoktu. Mesela Çanakkale türküsünü dinlediğinde bunu Çanakkale`ye ait sanıyordu. Yani Çanakkale’den repertuar edilmiş Çanakkale’den derlenmiş bir türkü olarak algılama vardı.  Biz belki asıl bu niyetle değil ama bunun da içinde olduğu bir anlayışla Kas-Der’in de içinde olduğu Kastamonulu Dernekler Platformu adı altında böyle bir şemsiye altında, 18 mart tarihinde Çanakkale törenlerine resmen iştirak etmek üzere 2000 yılında  Çanakkale valiliğine baş vurduk. Çanakkale zafer, şehitler, deniz zaferi, 18 mart ve şehitler haftasına iştirak etmek üzere iştirak sebebimizi de aktararak bir başvuruda bulunduk. Bir klasör oldu neredeyse, bunun dışından da materyaller var. Bu baştan itibaren benim öncülüğümde, şu anda da Seydiler Dernek Başkanlığını yapan Yaşar Şen arkadaşımızın ikimizin öncülüğünde başlayan bir çabadır. Burada tabiî ki Kas-Derinde, diğer derneklerin de hemşerilerimizin de gönülden bir katkısı oldu. Bu birden bire benimsendi ve tabana yayıldı.

Biz Çanakkale valiliğinin ve tören tertip komitesinin de resmi davetiyle Çanakkale törenlerine o törenin aktif bir unsuru olarak katıldık. Yani orada gidip tribünde oturmadık. Biz korteje katıldık, 18 mart stadyumunda yerimizi aldık. Kastamonu Dernekler Platformu adı altında davul zurna ekibimizle; Kastamonu’dan getirdiğimiz davul zurna ekibimizle katıldık. İşte davulcu ziya, rahmetli Mahir ağanın karayılanın oğlu Yılmaz ağabey ile birlikte bir kısmı şu anda vefat etmiş olan Çakır davulcu Ahmet ağa daha önce onlarında iştiraki ile Çanakkale törenlerine katıldık. Çok büyük bir ilgi gördük. Heyecan yarattı, şimdi orada gidiyorsunuz sizin davul zurna ekibiniz orada Türkiye’nin değişik yerlerinden gelmiş gaziler var, muharip gaziler dernekleri var. Çanakkale’de ki askeri birlikler var. Geçit törenine katılan okullar var. Bunların yanında sivil toplum örgütü olarak dernek olarak Kastamonu pankartı var. İlk önce biraz şaşkınlık birazda merakla karşılandı Kastamonu Dernekler Platformu. Orada şeref türbininin önünden geçiyorsunuz stadyumda tur atıyorsunuz ve tam şeref tribününün önünde sizin davul zurna ekibiniz gösteri yapıyor. Büyük bir ustalıkla sergilenen gösteri ayakta alkışlanıyor. Ve bu arada da TRT den bütün Kastamonu derneklerinin platformunun Çanakkale’ye neden iştirak ettiği anons ediliyor. Canlı olarak. Televizyondan TRT’den. Ve orada TRT spikeri ilginç bir tesadüftür Rahmi Aygün Kastamonuludur. Devrekanilidir. Rahmi Aygün o heyecanla Kastamonu’nun  Çanakkale’de en fazla şehidi veren il olduğunu, ayrıca mili mücadele sırasında Kurtuluş Savaşı’nda Ankara ve Konya’dan sonra şehit veren il olduğunu Kastamonuluların bu nedenle Çanakkale törenlerine iştirak ettiğini, Çanakkale’nin bir parçası olduklarını, Çanakkale türküsünün de Kastamonu türküsü olduğunu, 1948 yılında İhsan Ozanoğlu’ndan derlendiğini TRT halk müziği dairesinde 461 no’da arşive girdiğini, Halil Bedi Yönetken ve Muzaffer Sarısözen’in 12. yurt gezisinde derlendiğini, TRT’den canlı olarak Türkiye’ye anons etti. Tabiî ki benim kaleme aldığım bir metindi. Rahmi Aygün bu metni okudu orada. Bu şekilde hemşerilerimiz de sadece İstanbul’da ikamet eden hemşerilerimiz de değil Kastamonu’da tüm Türkiye’de yaşayan yurt dışında yaşayan hemşerilerimiz de büyük bir motivasyon yarattı bu iştirak. Biz bundan sonra her sene Çanakkale törenlerine iştirak ettik, bu törenlerde ilgi gördük. Sadece 18 mart stadyumunda değil, Çanakkale sokaklarında da bizim davul zurna ekibimiz gösteri yaptı. Biz Çanakkale sokaklarında da Kastamonu Dernekler Platformu pankartı altında yürüdük. Şehitliklere bu pankartla gittik. Bunun dışında aynalı çarşıda bizim davul zurna ekibimiz gösteri yaptı. Bir dönem restorasyon halindeydi aynalı çarşı aslında adı büyük kendi küçük hacimli bir çarşıdır. Bu gösteriler sırasında da çok büyük ilgi gördük. Ve bunu fotoğrafladık arşiv kayıtlarına geçirdik. İş o hale geldi ki 18 mart törenlerinden önce hemşerilerimiz ocaktan, şubattan başlayarak ne zaman gidiyoruz Çanakkale’ye, bu sene tekrar gidiyor muyuz? Liste ne zaman yapılıyor? Otobüsler tutuldu mu? Kas-der bu işin büyüklüğünü görünce, tabanda yarattığı etkiyi görünce, buna sahip çıktı. Sonuç olarak biz ilk sene 1 otobüsle 20-25 kişiyle gittiğimiz Çanakkale’ye sonra 50 otobüsle ve daha sonra neticede 100 otobüsle gitmeye başladık. Stat neredeyse bizim en büyük kortejlerden birini teşkil etmeye başladı.

 

Özveri ile başlatılan bu çalışmalar sonucunda bugün sadece yüzlerce otobüs ile Çanakkale’ye gidilmekte midir? Bu işin sadece bir geziden ibaret olmadığı açıktır. Peki amaçlanan etkiye ulaşılmış mıdır? 

 

H.Ö.-Bunun sonucu neler oldu. İstanbul’da ki en ücra Köy dernekleri bile bir gece yapıldığında bir sosyal etkinlik tertip edildiğinde dernek başkanı olsun ya da söz veren başka hemşerilerimiz olsun ve hatta oranın Belediye Başkanı olsun, mahalli yöneticiler olsun, mikrofonu aldıklarında şunu demekteler. Evet Kastamonulular Çanakkale’de en fazla şehit veren yöredir. Çanakkale içinde türküsü Kastamonu türküsüdür. Bunu yalnız biz değil, tüm Türkiye öğrendi. Bütün insanlar öğrendi ve bu bir şekilde içselleştirildi. Aidiyet duygusuna dönüştü. Siz de buna çok tanık olmuşsunuzdur. Nerede bir etkinlik olsa Çanakkale’den bahsedilir. Ezgi söylenir, Çanakkale türküsü söylenmese bile bunun İhsan Ozana oğlu’ndan derlendiği söylenir. Ve hemşerilerimiz bundan gururla övünçle bahsederler. Demek ki bu tencereyle kapak meselesi. Yani arz talep meselesi ekonomideki anlamıyla. Vuracağınız yeri iyi bilirseniz, hedefi iyi tespit ederseniz, bu gerçekten olumlu bir sonuç verir. Bu sosyal bir pratikti. Çanakkale olayında ben bunu gördüm. Bu şu anda geçekten Kastamonululara mal olmuştur. Her sene 18 mart’ta merkezi bir organizasyonla Çanakkale’ye gitmeye gerek bile kalmamıştır. Çünkü artık binlerce hemşerimiz Çanakkale’ye gidiyor. Burada lokal olarak anma törenleri tertip ediliyor. Kaldı ki 18 mart burada ve Kastamonu’da anlamına uygun bir şekilde Kastamonulular arasında hem bir kutlama hem de bir övünç, bir araya gelmenin mihenk taşıdır.

 

Bütün bu başarının öncülerinden olan Hüseyin Özbek, Çanakkale’nin gerçek değerinin ötesinde özellikle rakamlar ile abartılmaması gerektiğini söylüyor. Kendi tabiri ile tilkinin kuyruğunu fazla uzatmayalım diyor. Fazla abartılırsa bir gün mahcup oluruz diyor. 

 

H.Ö- Ama bu arada bir de tilkinin kuyruğu meselesi var. Onu da kısaltmak lazım Levent bey. Şimdi ben Kastamonu’da Münire medresesinde o çarşıda şöyle bir ibare gördüm. Dükkanın dış cephesinde; “Bunları biliyor muydunuz?” yazıyor. Sizde görmüşsünüzdür belki. Bu bir soruyla başlayan bir levha. İşte Çanakkale’de verilen 257 bin şehidin 92 bininin Kastamonulu olduğunu yazıyor. Vali beye, Mustafa karaya dedim ki; “Tilkinin kuyruğunu bu kadar uzatmamak lazım. Bunu makul bir düzeyde tutmak lazım.” Bir defa Çanakkale’de 257 bin şehit yok. Şehit sayısı 65 bin 67 bin civarında. Yaralı, tebdil hava değişimine giden, bunların toplamına, savaş kaybına zayiat denir. Bu 257 binin içinde hepsi bizzat Çanakkale’de şehit olan yoktur. Yaralı gelen hastanede vefat eden yaralı olarak hava değişimine gönderilen kayıp olan falan bunların toplamıdır bu. Şimdi Çanakkale’de verilen şehit sayısı da öyle 92 bin filan değildir. Kaldı ki 92 bin şehit yok ortada. Bu 3-4 bin arasında bir rakamdır. Buda çok ciddi bir rakamdır. Çok büyük bir rakamdır. Diğer illere göre dağılımına baktığımızda. Ama bu mubaalanın hoş bir tarafı var. Bu konuda gerçekçi olmak lazım. Bu nesnellikten de uzaklaşmamak lazım. Sizi mahcup ederler sonra, sizi alaya alırlar. Övünç mevzusu bir alay konusuna da dönebilir. O anlamda yöre şovenizmini de tadında bırakmak lazım. Orada bir şehit verilse bir insanın kıymeti ölçülebilir mi? Tabi ki ölçülemez.

 

Merak ettiğimiz bir diğer konuda KÖÇEK konusuydu. Bu konudaki hassasiyeti TV programlarına kadar taşınmış olan Hüseyin Özbek’in Köçek konusundaki düşüncelerimi öğrendik…

 

H.Ö.-Bu konuda bir talihsizlik yaşandı. Yanlış bir başlangıç oldu. Bir televizyon kanalında Nedim Saban’ın programına Kastamonulu bir hemşerimiz köçek kıyafeti ile çıkmış. Ben bu programı izleyemedim. Bu programa telefonla katılan o dönemin milletvekillerinden Hadi Dilekçi, Kastamonu’da köçek olmadığını köçek oyununun bu formunun Kastamonu’yu temsil etmediğini birazda sert bir ifade ile Nedim Saban’a söylemiş. Bunun üzerine Nedim Saban Hadi Dilekçiyi programa davet etmiş. Bu canlı yayına beni de davet ettiler. Birçok Kastamonulu dernekçi hemşerimiz de bu programa gitti. Programda Kastamonulular arasında bir itilaf çıktı. Bir kısım arkadaşımız dediler ki; “Kastamonu’da köçek vardır, köçek çıkar.” Çoğunluk ise Kastamonu’dan köçek çıkmadığını Kastamonu’yu temsil etmediğini edemeyeceğini söylediler. Bir kısmı da sert ifadeler kullandı. Bana söz geldiğinde, Kastamonu’da lokal olarak köçek tarzı denilen oyun tarzının da icra edildiğini ama Kastamonu’nun karakteristik folklorunun, kültürel folklorunun efe tarzı, zeybek tarzı oyunlardan yana olduğunu sepetçioğlu, topal koşma, çığırdak oyunlarının efe formunda ağır edayla icra edilen oyunlar olduğunu, ana enstrümanın ise davul olduğunu tarihçesinden de bahsederek izah etmeye çalıştım. Bu program biraz can sıkıcı bir programdı aslında. Kastamonulular arasında ikilem yaratan programdı. Daha sonra şu oldu. İstanbul’daki Kastamonu Dernekleri; “madem bu köçek kötü bir şeymiş bundan sonra köçekler köçeklik yapmayacak” dediler. “Köçekler köçekliği bırakacak” dediler. Köçeklerin alıştıkları bir oyun tarzı var. Alıştıkları bir eda var. Birincisi Kastamonu’da eskiden Şaraba dediğimiz şimdiki Şen pazar’ın bir ya da iki köyünde bazı ailelerde kuşaktan kuşağa geleneksel olarak gelen köçeklik var. İkincisi İnebolu’nun göçgün denilen mahallinde köçeklik geleneği var. Üçüncüsü de Azdavay’ın Valay denilen bölgesinde de bu gelenek var. Köçekler etekliği çıkardılar, köçek kuşağını da çıkardılar. Ellerinden de zilleri attılar ama köçekleri o zamana kadar oynatan davulcular aynen kaldı. Köçeklerde tribüne çıkmadılar. Bu sefer Kastamonu’nun mahalli kıyafeti olan cepkeni ve Tosya kuşağını da kuşanıp köçek gibi oynamaya başladılar. Sonuç olarak aksesuar değişti ama oyun devam ediyor. Bu son derece kötü oldu. Köçek kıyafeti içinde oynanan oyunun kendi içinde kendine göre anlatılabilir bir estetiği var. Ancak köçek oyununun efe kıyafeti ile icra edilmesinin anlatılabilir bir estetiği yok. Size sizin efeleriniz köçek gibi kıvırıyor derlerse ne cevap verirsiniz. Verilebilecek cevap yok. İşte o zaman Dernekçi arkadaşlarımız, Kastamonu adına söz söylemeye hakkı olduğunu düşünen arkadaşlarımız yanlış bir şey yaptılar. Bu işi ortalamasında tadında bırakmadılar. Netice çözümsüz tam bir kördüğüme döndü.  Şu anda Kastamonu köçekleri efe kıyafeti ile oyunlarını icra ediyorlar bu çok daha kötü oldu. Kendi aksesuarları içinde icra etsinler. Yasaklayamazsınız siz bunu. Ama diğer taraftan da sepetçioğlu kıyafeti ile köçekçe icra edilmemesi lazım. Bu kaosun sorumlusudur o dönemdeki arkadaşlarımız. İnsanlar bazen böyle düşüncesizlik yaparlarsa yol açacağı neticeyi göremezler. Dernekçiler kolektif akılla hareket etmedikleri için, Kastamonu Merkez Kültürüne vakıf olmadıkları için yörenin folklor potansiyelini ve bunun varyantlarını bilmedikleri için bu yanlışa düştüler. Bunun için Kastamonulular adına, dernek adına bir yerde beyanda bulunacak insanların benim orada kellem görünsün, televizyonda görünüyüm ertesi gün mahallede hava satarım düşüncesiyle oraya çıkarlarsa Kastamonu’yu rezil kepaze ederler. Ve bunun etkileri, mikrobik bir şeyin vücuda girmesi gibi 10 yıl 20 yıl devam eder. Çok olumsuz sosyal sonuçlar olur.

Previous post

Yavuz Ballık: Kastamonu üniversiteyi idrak etmedi

Next post

Dede-torun ”Talat Mümtaz”lardan Sepetçioğlu’na, müzikten Kastamonuspor’a, ticaretten dernekçiliğe

No Comment

Leave a reply