Sabiha İzbeli:O şimdi Turizme Ebelik Yapıyor

Bu, Sabiha İzbeli’nin hikayesi. Hep var olan, şimdilerde unutulan, kıyıda kalmış, üstü örtülmeye çalışılmış ama hayat muharebesinde hep cephede kalmış Anadolu kadınının hikayesi. 

– Sabiha İzbeli Kimdir?
S.İ. – Çiftliğimize hoş geldiniz diyorum öncelikle, ayrıca Kastamonu’ya da. Ben 1932 Taşköprü doğumluyum. Her yerde, özellikle de küçük yerlerde lâkaplar vardır. Lâkaplar olmayınca soyadı ile kimse kimseyi pek fazla tanımaz. Bize de İsbalar derler. İsba, yani çiftçi. İyi bir ailenin, köklü bir ailenin kızıyım. Yaşımı büyüterek köy ebe okulunu bitirdim. Sonra Kastamonu Şeker Fabrikası’ndan emekli oldum. Daha sonra çiftliğe geldim. Çiftlikte de turizme başladım bu sefer.

– Ebelik zamanınızda sadece Kastamonu’da mıydınız?
S.İ. – Değildim. Memuriyetimde Van’da kaldım. Sonra Kastamonu’ya geldim. Daday’da kaldım bir dokuz ay. Devlet Hastanesi’ndeydim. Şeker Fabrikası yapılınca da oraya geçtim. Oradan da emekli oldum.

– Van’da hangi yıllarda bulundunuz?
S.İ. – 1951-1952. 1951’de mezun oldum, 1952’de oradaydım.

– O zaman evli değildiniz herhalde?
S.İ. – Değildim. Kastamonu’ya geldikten sonra evlendim. Eşim de Kastamonuludur. İyi bir aileden gelmektedir. O da Şeker Fabrikası’nda çalışıyordu. Tanıştık ve evlendik. Benim ailem çiftçi, sipahi esas lakapları. Sipahioğulları deniyor. Buranın bir kolu gibi geliyor bana ama neyse, soyadlarını Turgut koymuşlar. Ona da bin defa pişman oluyorlar ama, burası farklı bir sipahi ocağı. Tımarlı sipahi yetiştirmek için padişah 4. Mehmet, Avcı Mehmet tarafından verilmiş. Bize asker çok geliyor. Genelkurmay Başkanı da geldi, kuvvet komutanları da geldi. Emekliler, generaller… Önce merak ediyordum burayı nasıl bulup geliyorlar diye. Buranın asker ocağı olduğunu bilerek geliyorlar. Onlardan öğrendiğim kadarı ile Türkiye’de isim değiştirmeden 400 yıldır ayakta kalan tek sipahi ocağı burasıymış. Bu bizim için de Kastamonu için de onur duyulacak bir şey. Babaannem isim değiştirmemiş hiç. Eşi öldükten sonra aileyi derleyip topluyor Kastamonu’da. Ben bazen takılıyorum, 59 yaşında beyi ölmüş, adamcağız iyi ki ölmüş yoksa bir şey bırakmayacakmış. Hafız Hanım her şeyi derleyip toplamış.

– Eski dönemlere ait Sipahioğlu ocağı ile ilgili anlatılan bildiğiniz bir hikaye var mı?
S.İ. – Rivayetin nasıl olduğunu bilmiyorum. Ancak İzbeli soyadını hep soruyorlar. Rivayet, yine diyorum. Buğdayın üzerinde yürüyüp, ayağının izi belli olmuş. Yani “izibelli” den geliyor. Bir de bizim içeride bir madalya var, onu soruyorlar. Aile, kendi gücü ile 12-13 koldan topladığı, biriktirdikleriyle  Kastamonu’nun bir mahallesine yetecek kadar su götürmüş. Hâlâ İzbeli suyu gidiyor. Siz eskileri bilemezsiniz, eskiden maslaklar vardı. Evden eve açık maslaklardı. Herkes tası ile alırdı oradan suyunu. Taştandır. Su oraya poyra ile gelir, o alır, oradan komşusuna gider. O zaman bir hizmet madalyası verilmiş. Hâlâ su gidiyor ama belediye kullanıyor mu bilmiyorum? Evvelki sene çok kurak bir hava oldu. Bizim burada Örencik köyüne bir parmak su vermedi belediye.

– 1950’lerde Kastamonu’ya geldiniz. O zamanki Kastamonu ile bu zamanki arasında bir kıyaslama yapabilir misiniz?
S.İ. – Bazı hanımefendiler, beyefendiler geliyorlar, geriye gidiyoruz diyorlar. Bense onun tersini düşünüyorum.  Zamanında bu kadar açık giyimli kimse yoktu. Mesela ben Kastamonu’da modayı takip eden birisiydim, şimdi çok daha serbest,  daha modern gençler. İstedikleri gibi giyinebiliyorlar, istedikleri gibi gezebiliyorlar. Bir tek şey var; günümüzde televizyon insanları çok bağlıyor. Çok değiştirdi. Bizim gençliğimizde balolar, eğlenceler düzenlenir, çok sık tiyatrolar gelirdi. Rahmetli Muammer Karaca, onlar hep gelirlerdi. Artık zannediyorum Türkiye’nin her tarafında, televizyon içindeler hepsi. Bana geriledik gibi gelmiyor. O zamandan bir fark görmüyorum. O zaman da biz istediğimiz gibi yapıyorduk pek çok şeyi ama şimdiki kadar yapamıyorduk. Şimdi daha serbest gençler. Mesela mümkün müydü kızlar oğlanlar bir arada gezsinler? Ellerinde sigara… Geçen gün – ben pek nadir şehre iniyorum – Münire Medresesi’nde 18 yaşında bir  kız, ağzında sigara ile…  Çok yadırgadım. Bizim zamanımızda öyle değildi. Ben kayınvalidemin, eşimin halasının, teyzesinin yanında bacak bacak üstüne attığımı hiç hatırlamam. Şimdi atıyor bacak bacak üstüne, sigarayı da eline almış hiç oralı değil. Daha serbestler, gerilediğimizi zannetmiyorum.

– Ebelikle ilgili hiç unutamadığınız bir anınız var mı?
S.İ. – Çok vardır. Aşağı yukarı 45 yıl bu işi yaptım. Eskiden Kastamonu’da bir tane nisaiye mütehassısı vardı. Doğum için hastaneye gidilmezdi. Ben de iyi isim yapmıştım. Evlerde, hastanelerde sürekli doğumlara ben giderdim. Bir hastamı hiç unutmam; doğumu başlamış ama daha çok erken, biliyorum. Onun bağırmaması gereken bir zamandı. Anlatıyorum, anlatıyorum anlamıyor korkudan. Dedim ki; bak daha çok erken, yarım saatte bir sancın var, bu sıklaşacak 5 dakikaya, 2 dakikaya inecek, ölüyorum diye bağırınca bebek doğacak ve kurtulacaksın. İki dakika sonra sarıldı boynuma “ölüyoruuum” diye avaz avaz bağırmaz mı?
Hâlâ benimle karşılaştığında hem gülen, hem de utanan bir hastam da vardır. Yatıyor, ben de oturuyorum. Yapacak bir şey yok daha. Bana, “Otur orada otur! Ben öleceğim, sen de vicdan azabı duyacaksın bu kızla ilgilenmedim diye; ömrünce aklından çıkmayacak göreceksin” dedi. Neyse bebek doğdu, oğlu oldu. Bütün söylediklerini bir dakikada unuttu ve ben bir daha doğururum hiç zor değilmiş, dedi.

– Köylere de gidiyordunuz değil mi?
S.İ. – Köydekiler daha çok bana geliyorlardı. Kastamonu’da evi olanlar, akrabası olanlar gelip Kastamonu’da doğum yapıp gidiyorlardı. İyi isim yapmışım Allah’a çok şükür.

– Sonra emekli mi oldunuz?
S.İ. – Emekli oldum. Bir müddet Uğurlu’da – Atıf Bey söyledi – çalıştım. Babamı da yanıma aldım. Yaşlılardı ve bakıma muhtaçlardı. Onlara bakmak mecburiyetinde kaldım ama evlere de gidiyordum. Evlerde doğumları yaptırıyorduk. Şimdi düşünüyorum nasıl yapıyorduk diye. Cesaret istiyor. 1985’lere kadar doğum yaptırdım. Sonra eşimi kaybettim. Çocuklarımı evlendirdim. Kendi kendime şöyle bir karar verdim; hacca gideceğim, çocuklara kendi başlarının çaresine bakmalarını söyledim. Sonra köye gidip hem duamı ederim hem de doğa ile iç içe olurum dedim. Bu sefer beni düşünceme bırakmadılar. Ben bunu zaman zaman anlatıyorum. Ben gelin geldim. Ailenin bir geleneği var, kültürü var. Misafir kapının önünden eksik olmaz, her hafta sonu 15-20-40 tas dolar. Biz de Kızılay’ın adına milleti doyurur, yollarız. Adet öyledir çünkü. Kimse bize bir kilo et getirmez, biz de ne yapıyorsunuz demeyiz, öyle gider. Karşı ormanda bir düzlük vardır. Orada masalarımız vardır. Misafirler oraya gider. Biz de buradan, çaydı kahveydi tüptü kibritti, git oraya gel buraya… Niye oraya gidiyorlar dedim eşime, bana adet böyle dedi. Bu âdeti kaldıralım dedim fakat karşı çıktı. Ağa adam, öyle bir dediğinizi birden yapan bir tip değil ki. Dedim ki gelsin misafirler, başımın üstünde yerleri var, konakta karınlarını doyursunlar, gitsinler ormanı gezsinler ama acıkınca yine burada yesinler. Nasıl olduysa kandırdım. O günlerden beri oraya ben de gitmemişim, fidanlar hep büyümüşler.
Şimdi gel de turizme açıl. Şiddetle karşı çıktığım şey; yemekten para alınır mı? Ömür billah misafir ağırlamışım, yemekten para alacağım. Olurdu olmazdı işte tarihimiz var, doğa güzelliğimiz var… Hayri Bülbül bana ebe anne der. “Ebe anne dedi, geliyorsun benim dükkana, alıyorsun bir kutu helva, veriyorsun parayı. Sen eşini dostunu misafir et, dışarıdan gelenleri düşün.” Olur dedim onun baskısı ile. İyi ki demişim. Beni teşvik edenlere bugün hep teşekkür ediyorum. Çok hoş kişileri görüyor, karşılaşıyoruz. Üzen birisi de olsa pek nadir, kırk yılda bir oluyor.

Ebelik yaptığınız dönemde karşılığını tavuk ile ödeme yapanlar oluyor muydu?
S.İ. – Tabii. Fakat benim bir kuralım vardı. Allah razı olsun demesi yeterdi. Aşağı yukarı kırk yıl ebelik yaptım, kimseye bana şunu vereceksiniz dememişimdir. Fakat halk arasında bir inanç var. Ebe hakkı ödenmez diye. Çünkü canı kurtuluyor, evladı kurtuluyor. Kimse kalkıp da Sabiha Hanım şunu istedi diyemez ama hiç altında da kalmazlardı. Parası olmayabilirdi, ezilir büzülürdü, bir bakarsınız altı ay sonra hediyesini, parasını yine de getirirdi.

– Çocuklarınız hakkında ne söyleyebilirsiniz?
S.İ. – Allah acılarını göstermesin, tabii ki arada kapışıyoruz. Büyük oğlum Serdar beni biraz kıskanır. Bir şeye kızarım Serdar ortadan kaybolur. Telefonda yavaş yavaş sinirimi yoklar, geçti mi geçmedi mi bakar, bazen bir saatte bazen de bir iki günde ayarlar gelir. Küçük oğlum, ben dedikçe o da karşıdan cevap verir  ve kapışırız. Daha sonra annecim sen haklısın özür dilerim der. Onun da o meziyeti var.
Şimdi ben hanımlara bakıyorum, çok kısa sürede eşleri ile kavga ediyorlar. Maddi tartışmalar oluyor. Ben para kazanıyorum iki ayağımın üzerinde duruyorum ama bunu hiç demedim. Eşimin bir maaşı vardı benim üç maaşım vardı. Doğumdan alırdım, iğne yapar alırdım, muayeneden alıalırdım. Eşim çok müşfik ve otoriterdi. Bir şeyi bir defa söylerdi, iki defa asla söylemezdi. Ben ona şunu alalım derdim, hayır olmaz derdi. Sen daha iyi bilirsin, senin aklın daha iyi erer derdim. Şu sebepten dolayı alalım ama derdim. Bakarım onu almış veya yapmış. Karşısına geçip de gördün mü bak lazımdı hiç demedim.
Zaman zaman bunu da anlatıyorum. 15 yıllık evliydik. Bana hep Saboş derdi. Karşılıklı çay içiyoruz, “Ya Saboş, ben çok otoriter gözüküyorum ama bu evde hep senin sözün geçiyor” dedi. Ben gayet sakin, “Yok canım, öyle şey olur mu” dedim. “Evet” dedi. “Sen bana hiç karşı çıkmıyorsun sonra ben onu kuzu kuzu yapıyorum” dedi. 15 sene sonra ayıldı. Şimdi gençlere diyorum ki, eşiniz ile kavga etmeyin o nasıl olsa sonra yapacaktır. Huzuru bozmayın diyorum. Biz böyle yetiştik. Annem babamın karşısında asla bir şey söylemezdi. Bizim söyleme hakkımız yoktu. Dayak faslı bizim evde hiç yoktu. Babam bir şeye bağırırsa annem susardı. Sus derse babam daha çok bağırırdı, onun için annem hiç sesini yükseltmezdi.

– Doğumların evlerde yapıldığı zamanlarda bebek gelirken uygulanan adetler var mıydı?
S.İ. – O kadar bâtıl şeyler vardı ki.  Hâlâ da kalkmış değil. Kadın doğum yapar, hemen banyo yaptırırlar. Gusül abdesti alması gerektiğini düşünürler. Kan kaybetmiştir, ter kaybetmiştir, efor kaybetmiştir. Ben onu Diyanet İşleri Başkanlığı’na kadar sordum. Öyle bir şey yok dinimizde. Bazıları bebeği ağız, burun, kulaklarından tuzlar, teni kokmasın diye. Normal tuz da değil. Bebeği toprağa yatırırlar, bezi balmumuna batırıp muşamba yaparlardı; o yüzden toprak iyi geliyordu. Hazır muşamba, naylon olmadığı için o zamanlar haklıydılar. Kadın doğum yapamıyorsa kocasının ayakkabısından su içirirler. Bir tas un getirirler, elini una batırırlar. Kurtulduktan sonra o unu bir fakire verirler. Böyle çok adetler vardır. Bâtıl olduğunu da kimseye anlatamazsın. Hâlâ da devam edenler vardır. Mesela kırk gün çocuğun gözünü bağlarlar, şaşı olmasın diye. Kardeşimin kızının doğumunu yaptım, babaannem bu kızın gözü açık, şaşı olacak diye kıyameti kopardı. Sonra kız 3-5 yaşındayken bana derdi ki; “Bak çok dikkatli bakıyorum azıcık şaşı olsa seni mahvedecektim ama Allah’tan  bir şey yok.” Mesela loğusaya su içirmezler. Hâlbuki bol sıvı alması gerekir. Kırk gün su içirmezler, çok kötü bir şey, Gider tuvaletlerdeki ibriklerden falan su içer gizlice.

– Peki doğum yapan annenin kırk gün dışarı çıkarılmaması?
S.İ. – Kırk gün çıkarmazlar. Onu da inceledim, yanlış anlıyorlar. Peygamber efendimiz kadın kendini kırk gün korusun demiş. Bugünkü tıp onu kabul ediyor. Doğum yapan kadının rahmi kırk günde ancak normale döner. Bunu bizim halk cahilliğe vurmuş. Mesela iki kırk, birbirlerini tesadüfen görürse iğne değiştirirler. Biri aynı gece kedisi yavrulayınca kediyi yavruları ile beraber sokağa atmış. Kırk oluyor diye. Yani ne kadar basit, saçma ve cahilce şeyler. Şimdi ise gençlerin kültür seviyesi arttı.

– Hayatta en çok üzüldüğünüz şey nedir?
S.İ. – Kardeşim öldüğü zaman insanın burnunun direği sızlıyor tabirini anladım. Hakikaten insanın burnunun direği sızlıyor. Kardeşimi 28 yaşında trafik kazasında kaybettim. Hayat arkadaşını kaybetmek  çok daha farklıdır. Ben ninemi de çok severdim. Ölürse dayanamam gibi gelirdi, ondan bir sene önce kardeşim trafik kazasında öldü. O kadar sevdiğim ninemin arkasından ağlamadım.

Bunlar tabii Allah’tan gelen şeyler. Dünyevi işlerde, burada yaptıklarınızla ilgili sizi üzen şeyler oldu mu?
Eşimi kaybettim ve miras işleri bizi çok üzdü. Yabancıların hiçbir şeyine imrenmiyorum ama vasiyetnamesine… Tabi biz onu yozlaştırdık. Miras işleri insanı mahvediyor. Çocuklar  işyeri açtılar. Biraz tecrübesizlik var, baba da yok yanlarında, çok sıkıntılı durumları oldu. Uzun bir müddet çocuklar bunu benden saklamışlar. Daha sonra birinden duyarsa felç gelir, bir şey olur diye söylemişler bana. Çocukların ikisini aldım karşıma dedim ki; bir, ayakta duracaksınız, başınızı dik tutacaksınız. İki, kardeşsiniz birbirinizden ayrılmayacaksınız. Allah yolundan ayrılmayacaksınız. Kime bir kuruş borcunuz varsa on sene sonra da olsa ödeyeceksiniz dedim. Ben arkanızdayım, Allah arkanızda, güvenin ve başınızı dik tutun dedim. Şimdi çocuklarım bana diyorlar ki; anne biz olsak memleketi terk ederdik ama sen bizi ayakta tuttun. Allah’a şükür altından kalktılar. Buna çok üzülmüştüm.

– En çok mutlu olduğunuz olay nedir?
S.İ. – Eşim, kız çocuğu olsun çok istiyordu. İlla kız olsun diyordu. O zamanlar ultrason yoktu. Serdar, oğlan doğdu. Eşim dokuz ay bana kız doğuramazsan, kız doğuramazsan diye söylendi sonunda Burak da oğlan doğdu. Valla iki tane oğlum olduğu için mutluyum.

– Siz Kastamonu Valisi olsaydınız özellikle turizm adına şu anda yapılanlardan farklı olarak  ne yapardınız?
S.İ. – Kastamonu’ya güzel adımlar gelmeye başladı. Turizm toplantılarına gidiyorum. Ben vali olsam iki ana girişe bir kulübe koyar, vatandaşlardan birini oraya oturttururum. Eline de broşürleri veririm. Gelen turistler oradan tanımaya başlasınlar Kastamonu’yu. Çünkü, tanıtım açısından sıkıntı duyulduğunu, doğru dürüst tanıtacak kimsenin olmadığını söylüyor gelenler. Oraya, görünecek bir yerde asgari ücretli bir vatandaşı oturtsalar, broşür dağıtır; herkes ne yapacağım diye de sormazdı en azından. Oysa bunu yapmadılar. Gelenler burada kahvaltıyı yapıp Karadeniz turuna gidiyorlar. Onlara söyleniyorum niye Kastamonu’yu gezmiyorsunuz diye. Halkın soğuk davranışından da şikâyetçiler. Biraz resmi duruyorlar, candan olmuyor diyorlar. O halde mühim ki ben gelen misafirlerden müşteri diye bahsetmiyorum, misafir diyorum.
Vali olsaydım turizme çok önem verirdim. Kastamonu’ya gelen misafirler 20 – 25 dakikada kışın kayak yapmaya gidiyorlar. Bir buçuk saatte denize gidiyorlar. Ben şunu ısrarla belirtiyorum, Türkiye’nin hiçbir yerinde Ilgaz yok. Ilgaz’ın güzelliği Türkiye’nin hiçbir yerinde yok. Yavaş yavaş tabii bunu da tanıtıyoruz. Çaba gösteriyorlar kendilerince ama bence biraz daha gayretli olmalı.

– Havaalanının açılması hangi yönde etkiler?
S.İ. – Ben olumlu yönde etkileyeceğini zannediyorum. Yani oraya gelenler buraya da gelebilirler. Çok da iyi olur. Çok iyi bir düşüncedir.

– Fotoğraf ile ilgili bir şey anlatacaktınız?
S.İ. – Turizme başlarken turizmciler bize sedirleri ve yatakları kaldırmayın, ev hali bozulmasın, bir iki de gençlik resminizi koyun dediler. Ben de bir iki gençlik resmimi oraya koydum. O kadar çok ilgi çekti ki onlar, a teyze çok güzelmişsin diye. Gençlik ile güzellik çok hızlı geçiyor diyorum. Hakikaten öyle. Arkada bıraktığımız çizgi güzel ise en güzeli o.
Yeni evlendiğim zamanlardı. Köylerden fakir ailelerin kızlarını alırlarmış o zamanlar. Büyütürler, daha sonra onları çeyizini vererek gelin ederlermiş. Eşimden duyardım bizim Azime kız, Azime kız diye. Azime diye bir kızlarını büyütmüşler. Bir gün sabahlığımlayım, kapıda bir kadın. Aman Allah 150 kilo herhalde. Kimse yok mu dedi beni görünce. Var buyurun, dedim. Beni evin hizmetçisi zannetti. Yukarı çıktık, biraz konuşurken yoksa Macit Bey’in eşi sen misin? dedi. Benim dedim. Kimseleri beğenmedi de seni mi aldı? dedi. Bunu söyleyen hanım kilolu ve ona göre kilolu olan güzel tabi. Sonra baktı baktı, benim gelinim de senin gibi kara kuru bir şey dedi.

– Eskilerde olup da unutulan, gençlere aktarılmasını istediğiniz şeyler var mı?
S.İ. – Ben hep şunu söylüyorum. Geleneklerimizin uygulanmasa bile unutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Mesela ninemden gördüğüm bazı yemekleri, Halk Eğitim merkezindeki öğretmenlere ve dergilere tarif ediyorum. Medeniyetin bütün güzelliklerinden yararlanmalıyız. Buraya katır ile deve ile gelecek değilsiniz, arabayla geleceksiniz ama aslımızı da unutmamalıyız. Mesela bir kanaldan çekim için  geldiler. Buradaki her odada ve Kastamonu’daki bütün konaklarda gusülhane dolabı, banyo dolabı vardır. Kız bana diyor ki; a teyze bunu belirtelim, Amerikan ebeveyn banyosu gibi diyor. Eline mikrofonu almış ama kendi kültüründen, tarihinden haberi yok. Biz herhalde gençlere kâfi derecede öğretemiyoruz kültürümüzü. Bilsin, uygulamasın. Anadolu’da güzel bir laf vardır; “Bir şeyi yapan da avrattır, yaptıran da” diye… Ben çok güzel yemek yaparım, hamur işlerini de yaparım ama yapmıyorum. Yardımcılarıma, torunlarıma bir gün, misafir günlerinde Kastamonu’nun burmalı çöreğini yapacağımı söyledim. Yanımda çalışan hanım hamur işi yaptığımı bilmiyor. İki tepsi o gelmeden yaptım, a bunu kim yaptı? dedi. Ben yaptım dedim soruyor, a biliyor muydunuz? İşte o zaman size bir şey yutturamazlar. Bilin ama yapmayın. Öğrenin.

Levent Zihnioğlu, Kastamonu, 13.Temmuz.2010

 

 

Previous post

Enver Turan’ı tanır mısın?

Next post

İşçilikten sendikacılığa, dernekçilikten milletvekilliğine

No Comment

Leave a reply