İsmail Mahir Efendi (1869-1916)

Köy Enstitüleri’nin fikir babası, Çocuk Esirgeme Kurumu’nun öncüsü, Daruleytam’ın kurucusu, 1912 Osmanlı Meclis-i Mebusan Kastamonu milletvekili, eğitimci, aydın; davası uğrunda şehit düşmüş bir devrimci

ÖZELLİKLE düşük rütbeli asker/sivil memurlar arasında gelişen Osmanlı’nın bu son “vatanperver” hareketi, her ne kadar “niyetlendiği” sonuçlara ulaşamasa da, hem Osmanlı tarihi, hem de bugün “biz” mirasçıları için tarihe düşülmüş bir “onur” kaydıdır. 19. yüzyıl sonunda dipten gelen bir dalga ile hayatlarını “hürriyet” mücadelesine adamış olan “son” Osmanlı vatanperverlerinin bu şanlı destanlarının kahramanlarından biri de, ne mutlu bize ki; Kastamonulu İsmail Mahir Efendi’dir.

BAŞTAN belirteyim; İsmail Mahir Efendi’nin isminin bugün kentimizdeki hiçbir yola/sokağa/okula verilmemesini ya da övüne övüne sanki “koca dağları bizim yarattığımız” şanlı Kastamonu Tarihi’nin değil bir sayfasında, bir satırında dahi isminin geçmemesini sakın ola yaptıklarının/eserlerinin küçüklüğüne yormayın. Onu görmezden gelmemizi, daha doğrusu bilmememizi sadece ve sadece cahilliğimize verin.

İSMAİL Mahir Efendi, Selanik Öğretmen Okulu’nda görev yaptığı yıllarda Mustafa Kemal ile tanıştı. Zamanla da Selanik’te İttihat ve Terakki’nin önemli isimlerinden biri oldu. İsmail Mahir Efendi 2. Meşrutiyetin ilanından sonra, ilk meclisin feshinin ardından yapılan ve tarihe “sopalı seçimler” olarak geçen 1912 genel seçimlerinde Kastamonu milletvekili olarak Meclis-i Mebusan’a girdi.

BU YAZI, İsmail Mahir Efendi’nin yaşamı ve eserleri üzerine sadece bir “giriş” yazısıdır. Bu yazıdan geriye sadece, bir kentin kendi içinden yetişen bir aydına karşı nankörlüğü kalsın akıllarda. İstemez, bu saatten sonra ismini parka, bahçeye vermeyin. Elbet, İsmail Mahir’in düşüncelerinden kıvılcım alan aydınlık, bir gün sizi de, hatta tüm toplumu da aydınlatır. Bugün öncelikle bir sorunun cevabını bulmalıyız: Kastamonu, neden İsmail Mahir Efendi’yi unuttu…

Namık Kemal’in “ne efsunkar imişsin ki, ah ey didar-ı hürriyet/ esir-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esaretten” mısraları edebiyat dünyasının semasına ölümsüz bir yıldız gibi oturmasının yanı sıra, bir imparatorluğun çöküş yıllarında vatan toprağını canla başla savunan Osmanlı vatanperverlerinin yüreklerinde ki “hürriyet” ateşini tutuşturması açısından da ayrıca önemlidir. 20. yüzyılın ilk yıllarıyla beraber Osmanlı Devleti’nin Balkanlar başta olmak üzere, Avrupa ve Afrika’daki topraklarını “resmen” kaybettiği, elde kalan topraklarının da emperyalizmin “fiili” işgaline uğradığı bir tarihsel kesitte, ideolojik barutunu özellikle Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın yazılarından dolduran bir avuç Osmanlı vatanperveri “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” sloganı etrafında, adeta yan bağları kopmuş bir topluma yeniden hayat verme mücadelesini Abdülhamit’in ağır baskısına rağmen canları pahasına sürdürüyorlardı. 1889 yılında kurulan “İttihadi Osmani” ve devamında oluşan “İttihat ve Terakki Cemiyeti” içinde örgütlenen Osmanlı vatanperverleri, 1789 Fransız Devrimi’nden sonra tüm imparatorlukların sonunu getiren ulusal bağımsızlık rüzgarlarının Osmanlı’yı da yerle bir etmesinin önüne, “meşrutiyet”i ilan ederek geçmeyi düşünüyorlardı. Vatanseverler, meşrutiyetin ilanı ile oluşacak özgürlük ortamında imparatorluğu oluşturan tüm halkların birbirlerine kardeşçe bağlanacaklarını ve böylelikle de bu “buhran”dan çıkılabileceğinin ince hesabı içindeydiler. Özellikle düşük rütbeli asker/sivil memurlar arasında gelişen Osmanlı’nın bu son “vatanperver” hareketi, her ne kadar “niyetlendiği” sonuçlara ulaşamasa da, hem Osmanlı tarihi, hem de bugün “biz” mirasçıları için tarihe düşülmüş bir “onur” kaydıdır. 19. yüzyıl sonunda dipten gelen bir dalga ile hayatlarını “hürriyet” mücadelesine adamış olan “son” Osmanlı vatanperverlerinin bu şanlı destanlarının kahramanlarından biri de, ne mutlu bize ki; Kastamonulu İsmail Mahir Efendi’dir.

Baştan belirteyim; İsmail Mahir Efendi’nin isminin bugün kentimizdeki hiçbir yola/sokağa/okula verilmemesini ya da övüne övüne sanki “koca dağları bizim yarattığımız” şanlı Kastamonu Tarihi’nin değil bir sayfasında, bir satırında dahi isminin geçmemesini sakın ola yaptıklarının/eserlerinin küçüklüğüne yormayın. Onu görmezden gelmemizi, daha doğrusu bilmememizi sadece ve sadece cahilliğimize verin. Eğer Kastamonu yıllardır yerinde sayıyorsa, kentimizin modernizmi / çağdaşlığı / medeniliği üzerine verdiğimiz örnekler ancak “abartı”larımızdan oluşuyorsa ve “başarı”larımız üzerine sayıkladıklarımıza kendimiz dahi inanmıyorsak, hatta gülüyorsak, birazda suçu kendimizde arayalım. İsmail Mahir gibi bir evladının üzerine kalem çekmiş bir kentin başına her musibetin gelmesi zaten haktır. Kendi tarihine, kendi evladına, kendi aydınına sırt çevirmiş bir topluluğa Tanrı niye acısın…

İsmail Mahir 1869 yılında (bugünkü) Kastamonu/Araç ilçesi Boyalı nahiyesine bağlı Ballıca köyünde doğdu. Sülalesinin bir bölümü de Ballıca köyü yakınındaki Muratlı köyündendir. İsmail Mahir’in dedesi olan Osman Halil Efendi, Padişah 2. Mahmut’un haznedarıdır. 2. Mahmut’un başta Yeniçeri’yi ortadan kaldıran “yenilik” hareketlerini yapan ekibin içinde yer alan Osman Halil Efendi, 2.Mahmut’un tahttan inmesiyle beraber İstanbul’dan ayrılarak Boyalı’nın Ballıca köyüne yerleşmiştir. Osman Halil Efendi’nin oğlu Molla Hasan Efendi’dir. Kentimizde ki “Sanat Okulu”nun yapımına Molla Hasan Efendi öncü olmuştur. Bu öncülüğün “ekonomik” katkı boyutunu da içermesi oldukça kuvvetli bir olasılıktır. Molla Hasan Efendi, “Sanat Okulu”nun yapımı uğruna halkı karşısına almaktan çekinmemiştir. Daha bugün “kızlar okula” kampanyaları yapılan bir toplumun okul/okumak/kültür karşısındaki direncinin o yıllarda nasıl olduğuna varın siz karar verin. Molla Hasan Efendi, Sanat Okulu’nun kurulacağı arazinin bir bölümü üzerinde yer alan mezarlığın kaldırılması, bu alandaki mezarların başka bir yere nakli için halka bir süre verir. Ancak, mezarda yatanların huzurunu bozmaktan öte, “okul” yapımına sıcak bakmayan halk, mezarları verilen süre içinde üzerine okul yapılacak alandan kaldırmaz. Bunun üzerine Molla Hasan Efendi mezarları adamlarına açtırır ve mezarlığı boşaltır, “Sanat Okulu”nun yapımına başlar. Bu “cesaret” isteyen davranış Molla Hasan Efendi’nin adını halk arasında “Kazık Hasan”a çıkartır. Molla Hasan Efendi’nin okulun kuruluşunda izlediği “cesur” yol ve kararlı tutum, aslında “sülale” olarak eğitime verdikleri değerinde bir kanıtıdır. Halkın bir adım önünde yürüyenlerin, bizzat halk tarafından istenmemeleri / sevilmemeleri bahtsızlığını Molla Hasan Efendi de bizzat yaşamıştır böylelikle. Tarih; insanlığı bilim, kültür, özgür düşünceyle “ileri” götürmek isteyen devrimciler ile, mevcut yerlerini /düzenlerini / pozisyonlarını “sabit” tutmak isteyen ve dönemin durağanlığından nemalanan “gericiler” arasında ki bir hesaplaşmadır aynı zamanda da…

İsmail Mahir Efendi, ailesinin “ilerici” dünya görüşü doğrultusunda İstanbul Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Selanik Mülkiye Rüştiyesi’nde öğretmen olarak göreve başladı. Daha sonra Selanik Öğretmen Okulu müdürü oldu. Selanik’in o yıllardaki gerek sosyo-politik, gerekse de kültürel yapısı, hem kahramanımız İsmail Mahir’in kişisel gelişimi, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu ve gelişimi açısından önemli anekdotlar içermektedir. Şimdi kısaca Selanik üzerine bir kaç satır yazalım. Selanik; 20. yüzyıl başında özellikle sahip olduğu güçlü Musevi ticaret burjuvazisi ile önemli bir ticaret kenti idi. Ancak Selanik’i o yıllarda ve tarihin ilerleyişinde de asıl önemli kılacak olan özelliği; bir “kültür” kenti olmasıydı. Balkanlara açılan stratejik konumu Selanik’i çeşitli dillerin ve kültürlerin birbiri içinde eridiği ve bu mayadan da çeşitli ideolojilerin özgürce boy attığı bir kente dönüştürmüştü. Selanik’in bu çok hareketli yapısı içinde iyice palazlanmış olan “Musevi ticaret burjuvazisi” de, bir yandan, emperyalizmle olan göbek bağı ile İmparatorluk içinde tekele dönüşen İstanbul’un Rum ve Ermeni komprador burjuvazisiyle hesaplaşma planları kuruyordu. Çok yakında gerçekleşecek olan bu düelloda Musevi ticaret burjuvazisini Almanya, Rum ve Ermeni komprador burjuvazisini ise İngiltere ve Fransa destekliyordu…

Genç subay ve aydınlardan oluşan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çabaları sonucunda 1908 yılında 2. Meşrutiyet ilan edildi. 1908’de 2. Meşrutiyetin ilanı, daha sonra kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan yolun ilk adımıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuracak olan ekibin çoğunluğunun İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin içinden çıkması yanında, İttihat ve Terakki’nin 1908’den itibaren ülkeyi çağdaş, kapitalist bir mecraya sokmak istemesi de, 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran fikir ile örtüşür. 1908’de 2. Meşrutiyetin ilanı ile hem tarihin hızı artar, hem de artık saflar keskinleşir. Bir tarafta modern kapitalist bir anlayış, karşısında ise saray çevresinde hüküm süren yüksek rütbeli asker ve sivil memurlar, ticareti elinde tutan ‘İstanbul gayrimüslim komprador ticaret burjuvazisi’, taşrada esnaf ve toprak ağalarından oluşan “gerici” bir kesim…

İsmail Mahir Efendi, Selanik Öğretmen Okulu’nda görev yaptığı yıllarda Mustafa Kemal ile tanıştı. Zamanla da Selanik’te İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önemli isimlerinden biri oldu. Müdür olarak görev yaptığı Selanik Öğretmen Okulu özgür düşüncenin öğrenciler arasında geliştiği bir merkez oldu.

İsmail Mahir Efendi 2. Meşrutiyetin ilanından sonra, ilk meclisin feshinin ardından yapılan ve tarihe “sopalı seçimler” olarak geçen 1912 genel seçimlerinde Kastamonu milletvekili olarak Meclis-i Mebusan’a girdi. Yeni meclis 18 Nisan 1912’de toplandı. İsmail Mahir Efendi milletvekilliği döneminde Kastamonu sorunlarını sık sık meclis kürsüsüne taşıdı. Ancak İsmail Mahir’in asıl başarısı, bu dönemde ortaya koyduğu düşünceler ile gelecekte Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli kurumlarının temelini atmış olmasıdır. Birbirinden ayrı meselelerde ürettiği ve sonradan kurumlaşacak olan tüm önerilerinin altında halkın bilimin öncülüğünde eğitilerek yaşama katılması fikri vardır.

İsmail Mahir Efendi’nin günümüze kalan en önemli eserlerinden biri; Çocuk Esirgeme Kurumu’nun öncü kurumu olan “Daruleytam”dır. İsmail Mahir Efendi’nin öncülüğünde kurulan Daruleytam (yetimler yurdu), cumhuriyetle beraber kurulacak olan Çocuk Esirgeme Kurumu’nun öncüsü/nüvesi olması bakımından çok önemlidir. Daruleytamların kurulması gerekliliğini özellikle milletvekili olduğu dönemde mecliste sık sık önergeler vererek İsmail Mahir Efendi gündeme getirdi. Böylelikle özellikle Trablus ve Balkan Savaşları nedeniyle ülkede çoğalan yetim ve kimsesiz çocukların korunması için İsmail Mahir Efendi’nin öncülüğünde Daruleytamlar Umum Müdürlüğü kuruldu. Başına da İsmail Mahir Efendi getirildi. Daruleytam Umum Müdürlüğü, tütüne vergi konularak elde edilen “evlad-ı şüheda” vergisi ile gelir sahibi oldu. Bu vergiyi de yine “bulan” ve öneren İsmail Mahir Efendi’dir. Bu müessesenin ilk amacı; savaşlarda şehit düşenlerin yetimlerini korumaktı. İlk Daruleytam, Sait Halil Paşa’nın bağışladığı Bebek Yalısı’nda açıldı.

İsmail Mahir Efendi’nin tarihe düştüğü bir diğer kayıt ise; Köy Enstitüleri’nin fikir babası olmasıdır. Cumhuriyet tarihinin en tartışmalı eğitim “ekol”ü olan Köy Enstitüleri’nin fikri alt yapısını, İsmail Mahir yine mecliste yaptığı konuşmalarda kurmuştur. İsmail Mahir Efendi eğitimle ilgili konuşmalarında; kırsal alanı kalkındırmak, kırsalda ki insana eğitim-öğretim götürerek ulusal hedeflerin dayanağı haline getirmek ve bunun için gerekli rehber öğretmen kadrosunu da yine “kırsal”dan çıkarmak gerektiğini söylüyordu. İsmail Mahir’in fikri alt yapısını kurduğu bu eğitim modeli, Cumhuriyet döneminde gerçekleşti. Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde, İsmail Hakkı Tonguç tarafından “Köy Enstitüleri” kuruldu. Bir yanda kitap, kalem, bir yanda her türlü tarım aleti, zanaatkarlık, teknik araçla beraber kırsal da eğitim seferberliği başladı. Köy Enstitüleri’nden mezun olanlar köy öğretmeni olarak öğretmen ordusuna katıldılar. Öğretmenler kırsalın çocukları oldukları için de kırsalda görev yapmaktan kaçınmadılar. Köy Enstitüleri ile beraber eğitim hayatımıza dinamizm geldi, yetenekli gençler ortaya çıktı. Köy Enstitüsü’nün Türkiye Cumhuriyeti açısından önemi ise; nüfusun büyük çoğunluğunu meydana getiren köylü kitlesinin yeni rejime kazandırılması, modernleşme sürecine katılması oldu…

İsmail Mahir Efendi mecliste Kastamonu’nun tarım, hayvancılık, orman zenginliği üzerine de konuşmalar yaptı. Varolan doğa zenginliğimizi kullanamadığımızı belirtti. İttihat ve Terakki’nin 1908’deki programında, topraksızlara ya da az topraklılara toprak vermeyi içeren ‘toprak reformu’da vardı. Ancak İttihat ve Terakki taşradaki zengin toprak ağalarını kaybetmek istemediği için bu kanunu gündeme getiremedi.

İsmail Mahir Efendi meclis kürsüsünden yaptığı konuşmalarda; hapishanelerdeki mahkumların zanaat öğrenerek cezaevinde yaptıkları işlerden elde ettikleri gelir ile geçinmelerini, böylece devletin sırtında yük olmamalarını savunarak, yine daha o günlerde “günümüz” hapishane sistemine atıf yapmış oldu…

İsmail Mahir Efendi’nin kısa süren yaşamı, İngiliz İşgal Komutanı ile tartıştığı sırada duran kalbi ile 1916’da son buldu. Cenazesi yanlışlıkla bir gayrimüslim mezarlığına gömüldü. Ancak daha sonra 1960’lı yıllarda yakınları tarafından mezarı bulunarak, na’şı Bebek Mezarlığına defnedildi…

Bu yazı, İsmail Mahir Efendi’nin yaşamı ve eserleri üzerine sadece bir “giriş” yazısıdır. Bu yazıdan geriye sadece, bir kentin kendi içinden yetişen bir aydına karşı nankörlüğü kalsın akıllarda. İstemez, bu saatten sonra ismini parka, bahçeye vermeyin. Elbet, İsmail Mahir’in düşüncelerinden kıvılcım alan aydınlık, bir gün sizi de, hatta tüm toplumu da aydınlatır. Bugün öncelikle bir sorunun cevabını bulmalıyız: Kastamonu, neden İsmail Mahir Efendi’yi unuttu…

Previous post

There is no more story.

Next post

Zordur Horma’yı geçmek

No Comment

Leave a reply